aikatun
Üye

Toplam Puan: 0
Offline
Mesaj Sayısı: 6
|
 |
« : Mayıs 13, 2008, 01:04:37 ÖS » |
|
"Üç kardeştiler. Bu üç kızın en küçüğüne sormuştum: - Sizin adını nedir? - Cânan, Efendim. - Ya ablanızınki? - Nâlân. Daha büyülk ablalarının da adı Nâzan'dı. Hepsine birden sormak zorunda kaldım. - Peki, Nâlân ne demek? Bilmiyorlardı. Bu kelimenin mânâsını anneleri de hatta babaları da bilmiyordu. Onlar, sadece kızlarına Nâzan'la kafiyeli ve o güzel kelimenin ahenginde bir söz olduğu için bu ismi koymuşlardı. Nitekim, üçüncü kızın Cânan oluşu da hep o Nâzan ahenginin bir devamıydı. Mânâsını bilselerdi, belki de kızlarına bu ismi koymazlardı. Çünkü Nâlân, bizim Türküye topraklarında kazandığımız ince ve uzun, iki â sesiyle seslendirilmiş, güzel sesli, bir kelime olmasına rağmen, mânâsı, ağlayan, inleyen demektir. Çocuklarına, dünyanın en güzel sesli ve güzel mânâlı kelimeleriyle ad koymak duygusundaki anne-baba'ların, mânâsını aramayacak kadar hoşlarına giden nâlân kelimesinin sırrı ve tılsımı ne idi? Bunu bir başka misalle belirteceğim: Bir aile toplantısında, bir yaz misairi, ev sahiplerine soruyordu: - Bu akşam nereye gideceğiz? - Evin en küçük kızı, en güzel bir İstanbul Türkçesiyle şu vcevabı veriyordu: - Lâlezâr'a.. Dönüşte de misafirlerini Divan Oteli'ne bırakacaklardı. Divan kelimesini de bazı edebiyat mutehassıslarımız(!) gibi divan değil, kelimenin bütün alışılmış sesiyle: D î v a n telaffuz ediyordu. Bu kelimelerin Türkiye'de hâlâ, hem de reklamatif bir ahenkle yaşamaları seslerinin Türkçeleşmiş güzelliğindedir." Nihad Sami Banarlı, Türkçenin Sırları, İstanbul-Nisan 2006
|