TürkDiliveEdebiyatı.Com
Kasım 23, 2008, 04:32:51 ÖS *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Üyeler Giriş Yap Kayıt  
Ayrıntılı Konu Bilgileri
Konu : Türkçe'nin güncel sorunları Cevap Sayısı : 6 cevap var
Okunma Sayısı : 3332 defa 0 Üye ve 10 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Türkçe'nin güncel sorunları  (Okunma Sayısı 3332 defa)
0 Üye ve 10 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
idaida
Üye
**

Toplam Puan: 0
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5


« : Ekim 26, 2007, 11:30:26 ÖS »

Türkçe'nin güncel sorunları
Logged
neyir
Üye
**

Toplam Puan: 0
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 13


« Yanıtla #1 : Kasım 06, 2007, 05:20:28 ÖS »

TÜRKÇENİN GÜNCEL SORUNLARI


Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın


Ana dilimiz Türkçe, yeryüzünün en eski ve en geniş coğrafya parçasında konuşulan gelişmiş, zengin bir kültür, bilim ve sanat dilidir. Türkçe en eski, en köklü dillerdendir diyoruz; çünkü bugünkü dillerin çoğu ortada yokken, hatta bugünkü bazı dillerin ataları sayılan diller bile ortada yokken Türkçe vardı.

Türkçe en geniş coğrafya parçasında konuşuluyor diyoruz; çünkü bugün artık Türk dili sadece Anadolu’da ve Balkanlarda değil, sadece Türkistan’da ve Sibirya’da değil; çalışmak amacıyla Avrupa’ya, Amerika’ya, Avustralya’ya giden vatandaşlarımız sayesinde dünyanın dört bucağında konuşuluyor. Türkçenin lehçeleri dediğimiz çeşitli kolları Balkanlardan Uzak Doğuya kadar geniş coğrafyada yazı ve konuşma dili olarak kullanılıyor. Bütün bu kollara Türk dili ailesi adını veriyoruz.

Türkçe, bugün Türk dil ailesinin en fazla konuşucuya sahip kollarından biridir. Yaklaşık 70 milyon kişinin konuştuğu Türkiye Türkçesi, sadece Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde değil, diğer bölgelerde de konuşulan ve yazılan dillerdendir. 1980’lerin ortalarında UNESCO hazırladığı bir raporda Türkçenin konuşucu bakımından dünyanın beşinci büyük dili olduğunu açıklamıştı. Hiç kuşkusuz, bu raporu hazırlayanlar Türk dilinin bütün kollarını, yani dil ve lehçelerini, bir bütün olarak kabul ederek bu sonuca ulaşmışlardı. Kesin nüfus sayımı sonuçlarına dayanmasa da Türk dilinin çeşitli kollarını konuşan 200 milyonu aşkın insan bulunduğu sanılmaktadır. Ancak UNESCO, daha sonraki yıllarda hazırladığı raporlarda Türk dil ailesini bir bütün kabul etmeyerek, her Türk lehçesini  sıralamada ayrı ayrı değerlendirdi. Böylece Türk dilinin sıralamadaki yeri değişti. Bu durum gerçeği değiştiremez. Yaklaşık 12 milyon km2’lik bir alanda, Türk dilinin birbirine uzak veya yakın lehçeleri konuşulmakta, yazı dili olarak kullanılmaktadır. Bunlar içerisinde Türkiye Türkçesi, güncel birtakım sorunlarına karşılık; kültür, sanat, edebiyat ve bilim dilidir.

Herhangi bir dilde yazılmış bir romanın Türkçeye çevirisi yapılabiliyorsa, felsefe eserleri Türkçeye çevrilebiliyorsa, Türk yazarlarının eserleri yabancı dillere çevrilebiliyorsa; Türkçe bir kültür, sanat ve edebiyat dilidir. Bilim eserlerinin yazılabildiği, çevrilebildiği, yeni terimlerin türetilebildiği ve her aşamada öğretimin yapılabildiği Türkçe, bir bilim dilidir. Türkçenin bilim dili olmadığı, olamayacağı konusundaki sözler bir iddiadan öte gidemez.

Türkçe gelişmiş bir dildir diyoruz; çünkü Türkçenin söz varlığı bugün 75.000’e ulaştı.  Türk Dil Kurumunun 1945’te çıkardığı birinci baskı Türkçe Sözlük’te 20.000 civarında söz vardı. 1998’de çıkan Türkçe Sözlük’te ise 75.000 söz var. 

Türkçe, kavramlar yönünden son derece zengindir:Akrabalık ilişkilerimize verdiğimiz önemin sonucu akrabalık ile ilgili sözler başka hiçbir dilde görülemeyecek kadar fazladır, zengindir. Pek çok dilde bırakınız baldız, görümce, elti gibi sözlerin karşılıklarını, teyze ile halayı ayırt edecek sözler bile yoktur. Renk adlarımız, renklerin en küçük ayrıntısına kadar tonlarını verecek şekilde zengindir: Yavru ağzı, gül kurusu, gök mavisi...

Peki bu zengin söz varlığından yararlanabiliyor muyuz ?

Yararlandığımız söylenemez...

Türkçe Sözlük’ün son baskısında madde başı olarak 75.000 söz var dedim. Ne yazık ki bu söz varlığından yeterince yararlanmıyoruz. Her toplumda gündelik hayatta kullanılan söz sayısı, o dilin genel söz varlığına göre düşüktür. Ancak, yapılan araştırmalara göre Türkiye’de bu oran çok daha düşük. Sokaktaki insanın söz varlığı elbette onun dünyasına göre olacaktır. Ama kitle iletişim araçlarının söz varlığı daha geniş olmalıdır. Birkaç yüz sözle, en fazla beş yüz altı yüz sözle, haber programları, hatta diziler çekiliyor. 

Sözlük kullanma alışkanlığımız da tam olarak gelişmemiş. Sözlere kendimize göre anlamlar yükleyip kullanıyoruz. Bu durum, yalnızca yabancı kaynaklı sözleri değil, Türkçe kökenli sözleri de birbirine karıştırıp yanlış kullanmamıza yol açıyor. Söz gelişi gözaltına almak ile gözlem altına almak sözlerini yerli yerinde kullanılamıyor. Bu yanlışı kitle iletişim araçları yapınca, yanlış kullanış toplumda hızla yayılıyor. Sözleri yerli yerinde bilerek kullanmak gerekir, anlamı bilinmeyen sözler için mutlaka sözlüğe başvurulmalıdır. Bunun eğitimi ilkokuldan başlayarak yapılmalı. Zaten bu işin temeli de eğitimdir. Okullarımızda Türkçe eğitimi gözden geçirilmeli ve bilişim teknolojilerinden de yararlanılarak düzenlenmelidir. Bu konuda Millî Eğitim Bakanlığımıza büyük görevler düşmektedir.

Peki Türkçeyi doğru ve güzel olarak kullanıyor muyuz ?

Ne yazık ki bu soru için de evet diyemeyeceğim...

Türkçenin kullanımıyla ilgili olarak yaşanan sorunların başında söyleyiş bozuklukları geliyor. Türkçe kökenli sözlerde söyleyiş bozukluğu fazla görülmüyor, ama yabancı kaynaklı alıntı sözlerde söyleyiş bozukluğuna sık rastlıyoruz. Bu yanlışlardan kurtulmak için kullandığımız sözün doğru söyleyişini bilmemiz gerekir. Dilimizde karşılığı bulunan sözlerin Türkçesini kullanmak da bu yanlışlardan kurtulmamızı sağlar. Dilimizde karşılığı olmayan sözleri de kullanırken Türkçede kabul görmüş ve yaygınlaşmış şekilleriyle kullanmalıyız:  hâkem değil hakem; râkip değil rakip demeliyiz.  Bu yanlışları radyo televizyon sunucuları yapınca yanlışlar hızla yayılıyor.

Türk Dil Kurumunun yayımladığı Türkçe Sözlük’ün 1998 yılında yapılan 9. baskısında bu tür sözlerin söylenişi de verilmiştir. Uzun söylenmesi gereken ünlüler, ince söylenmesi gereken ünlüler belirtilmiştir. Radyo ve televizyon sunucularına, spikerlerine bu konuda büyük görev düşüyor. Sunucular ve spikerler, sözleri doğru biçimlerde söylerlerse, doğru biçimler toplumda daha hızlı olarak yayılır. Özel radyo ve televizyonların yayına başladığı ilk günlerdeki görüntü yavaş yavaş kayboluyor. Artık, spikerler ve sunucular daha özenli konuşuyorlar. Yanlışlardan kaçınıyorlar. Ancak, bu demek değildir ki kitle iletişim araçlarında Türkçe tamamen yanlışsız kullanılıyor. Türkçeyi doğru ve güzel kullanma konusunda duyarlı davrananlar çoğalmaya başladı. Önemli olan bu duyarlılığın, bu bilincin uyanmasıdır.

Günümüz Türkçesinin en önemli sorunu, yabancı dillerin, özellikle de İngilizcenin, Türkçeyi olumsuz olarak etkilemesi. İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan ve İngiliz kültürleri bütün dünya dillerini etkilemeye başlamıştı. Türkiye’de İngilizce ile öğretime başlandığı 1950’lerde Anglo-Sakson kültürünün yoğun etkisi de kendisini hissettirir. İngilizce sadece Türkçeyi değil, başka dilleri de etkiliyordu. Fransızlar dillerini korumak amacıyla yasa bile çıkardılar. Yabancı dil öğrenme düşüncesi, zamanla yabancı dille öğretime dönüştü ve yaygınlaştı. Çocuklarımıza yabancı dil öğretelim. Hatta çocuklarımız bir değil birkaç yabancı dil bilsinler. Ama yabancı dille öğretim, yanlış bir yol. Yabancı dili yabancı dil dersinde öğretelim. Matematiği, fiziği, kimyayı gençlerimiz ana dillerinde Türkçe olarak öğrensin. İngiliz-Amerikan kültürünün etkisi sadece dilde değil, pek çok alanda kendisini gösterdi. Beslenme alışkanlıklarımızdan, giyime, müziğe kadar pek çok alanda bir etkilenme söz konusu. Ancak, en fazla dikkati çeken de dildeki etkilenme oluyor. Dilimizi olduğu kadar, diğer ulusal değerlerimizi de yaşatmak zorundayız.

Özenti ile dilimize yabancı sözlerin girişi de arttı. Türkçesi varken yabancı kaynaklı sözleri kullanmak özentiden başka bir şey değildir. Dilimizde karşılığı bulunmayan sözler için de karşılık türetmek gerekir. Türk Dil Kurumu öteden beri bu çalışmayı yürütüyor. Bugün kullandığımız pek çok sözü bu çalışmalara borçluyuz.

Yabancı dillerin etkisinin artması, Türkçenin söz varlığını, söz dizimi özelliklerini olumsuz yönde etkiliyor. Divan Oteli demek dururken Hotel Divan, Marmara Oteli demek dururken The Marmara demek, Türkçenin söz dizimi özelliklerini zorlamaktır. Son zamanlarda bir de çeviri yoluyla anlatım türü ortaya çıktı. Sözler Türkçe, ama  anlatım kalıbı yabancı kaynaklı... Doğru olmayan bu kullanışlar da yaygınlaşıyor: Çay içmek, kahve içmek yerine çay almak, kahve almak; özür dilerim yerine üzgünüm gibi kullanışlar bunlara sadece birkaç örnek. Türkçenin yapısına ve mantığına aykırı bu yanlışlardan kurtulmamız gerekiyor. Türkçemize son yıllarda Batı dillerinden, özellikle de İngilizceden, bir söz akını olduğu gerçektir. Sözlerin bir bölümü teknolojiyle birlikte geldi. Yeni bulu­nan ve yeni üretilen aletler, ülkemize gelirken adını da birlikte getirdi: air-conditioner, disket, faks, kamera, kompakt disk, monitör, printer, radyo, televizyon, tubeless, video, walkman… Dilimizin doğal gelişmesi içerisinde bu aletlerin çok az bir kısmına karşılık bulunabilmişti: buzdolabı, bilgisayar, derin dondurucu vb... Buna karşılık yabancı kaynaklı sözlerin dilimize girişi her geçen gün biraz daha artıyordu. Yeni bulunan ve üretilen aletlerin adları girmekle kalmadı, bu aletlerin çeşitli özellikleri, parçaları, kullanıcıları ile ilgili sözler de dilimize girmeye başladı, hatta bu sözlerden fiiller türetildi: air-conditoned araba, kaset,  diskjokey (kısaltılması de je olarak değil, İngilizcedeki biçimiyle söylendi: dicey), videojokey (ve je değil, vicey biçiminde söylendi), fakslamak, hardware, software, zapping, zaplamak, zoomlamak... Kısa bir süre içerisinde yabancı kaynaklı söz kullanmak bir özenti halini aldı. Günlük hayatta, çarşıda, pazarda, radyoda, televizyonda, basında, okulda, sporda kısacası her yerde yabancı kaynaklı sözler artık bilinçsizce kullanılır oldu.

Bu olumsuz duruma karşılık, daha önce söylediğim gibi toplumda Türkçe bilincini uyandırmak ve canlı tutmak zorundayız.

Dilimizin zenginleştirilmesi konusunda Türk Dil Kurumu geçmişte olduğu gibi bugün de üzerine düşen görevi yapacaktır. Dilimize girmekte olan yabancı kaynaklı sözlere karşılıklar bulunması, Türkçeyi geliştiren ve zenginleştiren çalışmalardan biridir. Kültürler arası ilişkiler dillerin birbirlerinden etkilenmesi gerçeğini ortaya çıkarmıştır.  Mesafelerin ortadan kalktığı toplumların birbirine yakınlaştığı çağımızda, bu etkilenme daha büyük boyutlarda olmaktadır. Bu kelimelere Türkçenin kaynaklarından yararlanılarak karşılıklar bulmak ve Türkçe kökenli sözleri kullanmak, bir yandan dilimizin gelişmesine katkıda bulunulurken diğer yandan da teknolojiden, bilimden, ana dilimiz aracılığıyla yararlanmamız sağlanmaktadır.

Türk Dil Kurumu olarak , Atatürk’ün “Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” sözünü kendimize ilke edinerek, dilimizi yabancı dillerin boyunduruğun­dan kurtarma mücadelesini veriyoruz. Türk Dil Kurumu olarak, öteden beri yabancı kaynaklı sözlere karşılıklar buluyor, bu karşılıkları Türk Dili der­gi­sin­de yayımlıyoruz. Bu karşılıklara birkaç örnek vermek istiyorum: Anchorman karşılığında ana haber sunucusu; arboretum karşılığında ağaç parkı; viyadük için köprü yol; eskort için koruma aracı; fac-similé için belgegeçer, onun kısaltılmış şekli olan faks için ise belgeç; reyting için değerlen­dir­me; rantiye için getirimci; avans karşılığında öndelik; boarding card için uçuş kartı vb...

Bu sözler kitap haline de getirilmiştir. Yabancı Kelimelere Karşılıklar adındaki kitabın birinci cildi 1995’te, ikinci cildi ise 1998’de yayımlandı. Bu kitapların yayımlanmasından sonra önerilen karşılıklarla birlikte yeni baskısı önümüzdeki ay içerisinde yapılacaktır. Ancak önemli olan, bu sözlerin kamuoyunca benimsenmesi, dilimizin söz varlığı içerisine girmesidir. Burada topluma, özellikle aydın kesime, sanatçılara, yazarlara düşen görevler var. Türk Dil Kurumunun yabancı kaynaklı sözlere bulduğu karşılıkları yazarlarımız sanatçılarımız, sunucularımız benimserse ve kullanırsa, bu sözler toplumda hızla yaygınlaşacaktır. Toplumun benimsediği bir söz artık dilin malı olmuş demektir.

Çalışmalarımız, terimlerin Türkçeleşmesini de içermektedir. Terimlerin Türkçeleştirilmesi demek, Türkçe terimlerle bilim yapmak anlamına gelir. Bu da bir bilim dili olan Türkçenin daha da gelişmesini güçlenmesini sağlayacaktır. Türk Dil Kurumu olarak mühendislik bilim dallarındaki terimlerin Türkçeleştirilmesi ve bütün mühendislik fakültelerinde ortak terimlerle öğretim yapılması konusunda Mühendislik Dekanları Konseyi ile işbirliği içerisinde çalışma yapmaya da başladık. Bu amaçla 26 Nisan 2002 günü Türk Dil Kurumunda düzenlediğimiz Mühendislik Terimleri Bilgi Şölenine üniversitelerimizden yüze yakın bilim adamı tartışmacı olarak katıldı. Bu toplantının sonucunda çalışma grupları oluşturuldu. Her bilim dalında bu tür çalışmalar yapılması, Türkçeyi bilim dili olarak daha da geliştirecektir.

Türkçedeki yabancı öğelerin artmasından, kitle iletişim araçlarında Türkçenin bozuk ve kulak tırmalayıcı bir biçimde kullanılmasından bizler de rahatsızız. Aslında aklı başında herkes, Türkçedeki bu yabancılaşmadan rahatsız.

Dildeki yabancılaşmanın bir başka boyutu, sizin de belirttiğiniz gibi işyerlerine yabancı adlar verilmesi. Bu eğilim ne yazık ki gittikçe yaygınlaştı ve sokaklarımızın, caddelerimizin görüntülerini bozdu. Sokaklarımız bize tanıdık gelmiyor artık... Büyük alışveriş merkezlerinin, büyük mağazaların yabancı adlar kullanmasından sonra mahalle bakkalının, mahalle kasabının da bu akıma kapılarak işyerine yabancı adlar vermesi, bana kendisini ördek sanarak göle dalan civciv masalını anımsattı. Rainbow Kasabı, Groseri Market, Coiffeur Angle gibi sizin de sokaklarımızda, caddelerimizde göreceğiniz yüzlerce ad, yabancılaşmanın, kendini inkârın örnekleridir. Bir kasabın dükkânına rainbow adını vermesi kadar gülünç, gülünç olduğu kadar da düşündürücü, kahredici başka bir şey yoktur. Bunlar yabancı firmaların temsilciliğini yapanlar, bayii olanlar değildir. Ancak, bu akımın özellikle yabancı firmaların temsilcilikleriyle başladığını da belirtmem gerekir. Son zamanlarda Türkçe veya Türkçeleşmiş adlar işyerlerinde kullanılırken gelenekleşmiş Türk imlâsı yerine yabancı imlâsıyla yazma eğilimi dikkat çekiyor: Efendy, Hotel Taxim, Eskidji, Laila, Wishne Bar, Neshe, Eskidji, Kitapchi,  Yemish, Kebabchi, Derichi... gibi işyeri adları, Osmanlı devletinin son günlerindeki işgal dönemi İstanbul’unu anımsatıyor. Böyle bir şey olabilir mi ? Bunları hangi düşünce ile yapıyorlar anlamak mümkün değil. Bu, Türkçeyi bir İngiliz gibi, bir Amerikalı gibi yazmaktan başka  bir şey değildir. Alfabemizdeki Ş, Ç harflerini bizzat Atatürk’ün başkanlığını yaptığı bir kurul belirlemiştir. Bu iş yerleri Atatürk'ün Yazı Devrimine ve 1353 sayılı alfabe yasasına aykırı hareket etmektedirler. Atatürk’ün Yazı Devrimine saygısızlık olarak adlandırılması gereken bu davranışı yapanlar uyarılmalıdır. Ülkemizin mağazalarının, kuruluşlarının adlarının Türkçe olması ve Türk alfabesiyle yazılması esas olmalıdır.

Bunları önlemenin yolu, öncelikle toplumda Türkçe bilincinin uyandırılmasından geçmektedir. Ancak, özellikle  işyeri adlarındaki yabancılaşma karşısında yerel yönetimler etkili olabilir. İşyeri açılışı için ruhsat başvurusu sırasında, işyerine yabancı ad vermek isteyenlere belediyeler izin vermeyebilir. Türk Dil Kurumu olarak, bu konuda daha kalıcı ve etkili bir yasal düzenleme için girişimde de bulunduk.

Dilin söz varlığının zenginleştirilmesi, bütün bilim dallarında öğrenim ve araştırmanın sürdürülmesi için dile terimlerin kazandırılması, dildeki gereksiz yabancı öğelerin ayıklanması gereklidir. Bunlar yapıldığında dilde iyileştirme, daha doğru bir söyleyişle, gelişme, zenginleşme yaşanır.

Bilimde, teknolojide yaşanan gelişmeler dile de yansır. Yeni kavramlara, yeni ürünlere dilimizin kaynaklarından yararlanarak karşılık bulmamız gerekir. Türkçe söz köklerinden işlek eklerle yapılan yeni türetmelerle dilin söz varlığı zenginleştirildiği gibi, aynı yolla dile kazandırılacak terimlerle Türkçenin bilim dili olarak gelişmesine katkıda bulunmuş olacağız. Bu yapılmadığı taktirde yabancı sözler, yabancı terimler dile girer. Dildeki gereksiz yabancı öğelerin ayıklanması da gereklidir. Birer özenti alıntısı niteliğinde olan show, konsensus, transformasyon, efor gibi sözler Türkçede karşılıkları olmasına rağmen kullanılmaktadır. Öncelikle bu özenti alıntılarının ayıklanması gerekir. Geçmişte de Türkçeye Arapçadan, Farsçadan özenti alıntıları girmişti: Türkçede güneş varken Arapçadan şems, Farsçadan hurşid, afitab sözlerinin girmesi gibi. Üstelik bazı alıntı sözler, dildeki birkaç sözün yerine kullanılmakta, dilde yoksullaşmaya yol açılmaktadır. Türkçede değişim, dönüşüm, kabuk değiştirme gibi ince anlam özelliklerine sahip sözlerimiz varken bunların yerine kullanılan tranformasyon dilde yabancılaşmanın yanı sıra söz varlığında yoksullaşmaya da yol açıyor. Üstelik bu sözü kimileri transformeyşın, kimileri de transformasyon diye söyleyerek ayrılıklar da yaratıyorlar.             

Türkçenin şu andaki en önemli sorunu, dildeki yabancı öğelerin artmasıdır. Her dilde yabancı kökenli söz vardır. Hiçbir dil saf değildir. Türkçe de pek çok dile söz vermiş, pek çok dilden söz almıştır. Türkçenin İngilizceye verdiği sözler de vardır. Bunlardan en ilgi çekici olanı son zamanlarda dilimize giren kiosk’tur. Bu söz Türkçeden İngilizceye geçen köşk sözüdür. İngilizcede kiosk biçimine dönüşmüş ve bizim sözümüz bu defa farklı bir anlamda karşımıza çıkmıştır. Dildeki yabancı sözlerin bir ölçüsü olmalıdır. Bu ölçü dilin kimliğini bozacak derecede olmamalıdır. Dil gerek duyduğu sözleri, karşılık bulunmaması durumunda yabancı dillerden aynen veya ses değişikliğine uğratarak alır.

En kötüsü dilin söz dizimi özelliklerinin yabancılaşması, yabancı eklerin dile girmesi, dilin mantığına aykırı kullanışların yaygınlaşmasıdır. Türkçede çokluk eki +lar, +ler varken, İngilizcedeki çokluk eki ’s’nin kullanılması, Türkçede +nın, +nin eki varken İngilizcedeki ’s ekinin kullanılması, üzerinde dikkatle durulması gereken konudur. İnternette gördüğüm bir ağ sayfasının adresinde ‘okuls’ sözü vardı. Sayfanın hazırlayıcısına bu sözdeki s’nin anlamını sorduğumda bana verdiği yanıtta, sözün okullar anlamına geldiğini ve İngilizcedeki çokluk ekini ilgi çeksin diye kullandıklarını söylüyordu. Türkçede ‘article’ olmamasına rağmen, bir otelin adında ‘the’ biçimini kullanması dile yabancı sözlerin girmesinden daha tehlikelidir. Bunlar dilde olmayan, dilin yapısına uymayan biçimlerin dile sokulmasıdır. Bu, kan grubu B olan bir kişiye A grubundan kan vermek gibi bir şeydir.

Dilimizi bekleyen tehlikeye gelince... Üçüncü binyılın henüz başlarındayız... İnsanlığı yeni binyılda nelerin beklediği, geleceğin dünyasının nasıl olacağı, bilimde hangi noktalara ulaşılacağı gibi çeşitli konularda bilim adamları öngörülerde bulunuyorlar. Bu öngörülerden biri de yeryüzündeki dillerle ilgili. Yeni binyılın daha ilk yüzyılı sona ermeden yeryüzündeki pek çok dilin yok olacağı öngörüsünde bulunuluyor. Ürpertici bir öngörü... Bir dilin yok olması demek, bir kültürün, dahası bir ulusun yok olması demektir. Dilini kaybeden bir ulusun bireylerinde genlerin birkaç kuşak daha yaşayacağı, ulusların biyolojik olarak varlıklarını sürdürebileceği ileri sürülebilir. Ulusu oluşturan en önemli öğe dil olduğuna göre dili yeryüzünden silinmiş bir ulusun varlığının da silinmiş olacağı bir gerçektir. Geçmişte bu durumun örnekleri vardır. Ancak, Türkçe için böyle bir tehlike söz konusu değildir. Türk ulusu diline sahip çıktıktan sonra, karamsar olmamak gerekir. Bu bilinç uyandıktan sonra Türkçemizin geleceği konusunda endişeye yer yoktur. Üçüncü binyılda Türkçemizi aydınlık günlerin beklediğine inanıyorum.

Ülkemizde Türkçe ile ilgili tek resmî kurum Türk Dil Kurumudur. İmlâ kılavuzları, sözlükler, dil bilgisi kitapları hazırlama görevi yasa ile Türk Dil Kurumuna verilmiştir. Ancak, bu işi yapan bir kurum var diyerek herkesin bir kenara çekilmesi, Türkçenin katledilmesine seyirci kalması mümkün değildir. Türkçe hepimizin en kutsal varlığıdır. Türkçe bizim kimliğimizdir, adımızdır, soyadımızdır, türkümüzdür, şarkımızdır, sevgimizdir. Şairin dediği gibi Türkçe, ses bayrağımızdır. Bayrağımızı koruduğumuz gibi dilimizi de korumalıyız. Biz bu dilimizi atalarımızdan miras aldığımız kadar, gelecek kuşaklardan da ödünç aldık. Ele ele verelim, dilimize sahip çıkalım. Gelecek kuşaklara Türk’e yakışır bir Türkçe bırakalım. 

arkadaşlar ben nehir yeni üye oldum umarım işinize yarar. Kahkaha
Logged
neyir
Üye
**

Toplam Puan: 0
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 13


« Yanıtla #2 : Kasım 06, 2007, 05:24:00 ÖS »


Dilimiz Kimliğimizdir: Dilimize Sahip Çıkalım!



Yard. Doç. Dr. Ertuğrul YAMAN




Üçüncü bin yılın başlarında dünya, çok hızlı bir değişme ve gelişmeyi yaşıyor. Dünya, âdeta bir milletler mücadelesine sahne olmaktadır. Bu mücadelede kimi milletler bir araya gelerek, ortak kültürel değerler esasına dayalı birlikler oluşturuyorlar: Avrupa Birliği, Bağımsız Devletler Topluluğu, Amerika Birleşik Devletleri gibi. Bu birliklerin en tipik örneği, Avrupa Birliği’dir. Başlangıçta bir ekonomik dayanışma şeklinde ortaya çıkan bu topluluk, zaman içinde tek paranın kullanımı, sınırların kaldırılması ve daha birçok kültürel ortaklığı hedefleyen bir istikamette yol almaktadır.

Muhtemeldir ki bu tür birlikler, bir zaman sonra, ortak bir dile doğru da adımlar atacaklardır. Gelişmiş ülkeler için dilleri, hem bir iletişim aracı, hem ürettikleri malları pazarlamak için bir ticarî araç hem de kendi dillerini zorunlu olarak öğretmek suretiyle elde ettikleri zahmetsiz bir gelir kapısıdır. Modern sömürgeciliğin en güçlü araçlarından birisinin dil olduğu artık çok iyi bilinmektedir.

Türkiye, 1980’li yılların sonlarından başlayarak serbest pazar ekonomisinin en acımasız biçimini yaşamaktadır. Bu noktada bizi, ekonomik alandaki sıkıntılardan ziyade, bu sıkıntıların kültürel sahayı nasıl etkilediği ilgilendirmektedir. Ülkemizde, gelir dağılımının bozulmasından kaynaklanan ekonomik dengesizlikler, toplumu ve kültür hayatımızı da karmakarışık hâle getirmiştir. Türkiye, kültürün yok sayıldığı, hayatın yalnızca maddî yönünü ön plâna çıkartan bir ülke görüntüsüne sokulmuştur. Şehirdeki aydınından kırsal kesimdeki çobanına kadar herkes belli konularla meşgul edilmektedir: Ekonomi, siyaset, din, spor ve magazin. Uzman olan veya olmayan herkes bu konularda konuşmaktadır. Bu keşmekeşte, bireylerin ruhî durumları, sosyal ve kültürel değerler, eğitim, sağlık, vatandaşlık bilinci, millî şuur, millî benlik gibi hayatî önem arz eden konular, çoğu zaman, gündeme dahi gelmemektedir.

Biz, bu yazımızda kültürel değerlerimizin en başta gelenlerinden dilimize ferdî ve millî açılardan bakacağız. Konuyu hakkıyla ortaya koyabilmek için, her şeyden önce, dil kavramından ne anlaşılması gerektiğini açıklamamız gerekmektedir.

Dilin işlevi nedir?

Dil ve konuşabilme yeteneği, insanoğluna yaratılışıyla birlikte bağışlanmış ve onu diğer canlılar üzerinde üstün kılmış en önemli özelliklerinden birisidir. İnsan adı verilen bu canlı türünün en üstün özelliği düşünebilmesi ve muhakeme edebilmesidir. Dil-düşünce ilişkisi ise, yüzyıllardan beri araştırılan bir konudur. Kimi dilbilimcilere göre, dil, düşüncenin evidir. Diğer bir söyleyişle, düşünce ancak dille oluşur ve yine dil sayesinde dış dünyaya aktarılır. Çok yeni sayılabilecek bir bakış açısına göre ise, adlandırma ve kavramlar olmadan düşünce üretilemez. Öyle anlaşılıyor ki insanı insan yapan bu iki temel özelliği, birbiriyle yakından ilgilidir.

Dil, bireye düşünce üretebilme, düşüncelerini dışa vurma, bilgi edinme, geçmişini hatırlama, gününü yaşama, geleceğine yön verme, kişiliğini kazanma, hayatını sürdürme gibi daha pek çok açıdan yardımcı olmaktadır. Bu yönüyle dil, daha çok bireyseldir. Çünkü, kişiliğimiz biraz da dilimizle kazanılır ve kişiliğimiz aslında dilimizde gizlidir. Dil, ferdî ve millî kişilik ve kimliğimizi bünyesinde barındırır. Dil, hayatın her safhasını kapsayan, her an onun içinde yaşadığımız genişçe bir dünyadır. Kısacası, dil, aslında hayatın kendisidir.

İnsanoğlu, toplu hâlde yaşamaya mecbur ve muhtaç olan bir canlı türüdür. Hiçbir insan tek başına yaşayamaz. İnsanların bir arada yaşayabilmeleri için, aralarında birtakım ortak özelliklerin bulunması gerekir. İnsanları bir araya getirip aralarında ortak duygusal bağlar kuran vasıtalardan birisi de dildir. Dilin insanlar arasında iletişimi sağlaması, onun çok küçük bir yönünü ifade etmektedir. Dil, asla mekanik değil, duygusal bir iletişim aracıdır. Dilin asıl işlevi, insanlar arasında doğal, duygusal ve ruhsal bağlar kurmasıdır.

Böylelikle diller, insan topluluklarını birbirlerine yaklaştırarak “millet” adı verilen sosyal kurumun oluşmasına zemin hazırlarlar. Bu yönüyle dil, milleti oluşturan bireyler arasında tam bir birleştirici unsur görevini üstlenir. Onları duygu, düşünce, hayal ve en önemlisi dış dünyayı algılama açısından birbirine yaklaştırır. Dil sayesinde ortak duygu, düşünce ve ideallere sahip olan bireyler arasında, aynı zamanda ortak bir şuur da oluşur. Bu şuur ferdî şuurun çok ötesinde millî bir şuurdur. Millî şuur ise, bir milleti ayakta tutan, geçmişini hatırlatan, değerlerini bugüne taşıyan, bugününü en güzel şekilde yaşatan ve bütün bunları kapsayacak şekilde geleceğe yön veren hareketlerin bütünüdür.

Türkçe, Türk milletinin dilidir.

Dilin bireye ikinci katkısı ise, onu dünya üzerinde tek başına yaşayan bir varlık olmaktan kurtarıp kendisiyle birçok açıdan benzeşen insanlarla bir arada yaşatma imkânı sağlamasıdır. Millî zevk, millî hareket tarzı, millî bakış açısı ancak ve ancak dilin bu birleştirici, kaynaştırıcı etkisiyle elde edilebilir. Dilini bilmediğimiz insanlarla herhangi bir yöntemle anlaşmamız mümkündür. Bu anlaşma çoğu zaman mekanik bir iletişimden öteye gidemeyecektir. Çünkü, diller, asıl işlevini bireyler arasında duygusal bağlar, duygusal iletişimler kurarak ortaya koymaktadır.

Günümüzde dillerin işlevi, eskisinden daha belirgin bir durumdadır. Diller, yukarıdan beri sıraladığımız gibi, şahsî ve millî açılardan her geçen gün daha büyük önem arz etmektedir. Şimdilerde bir insanın hangi millete mensup olduğu noktasında konuştuğu ana dili belirleyici unsurların başında gelmektedir. Eskiden bir insanın hangi milletten olduğunu anlamak için, öncelikle dış görünüşüne, kılık kıyafetine bakılırdı. Hızla küreselleşen ve kaynaşan dünyada artık bu ölçüler yeterli olmamaktadır. Herhangi bir millete mensup olma konusunda, konuşulan ana dili belirleyici olabilmektedir. Konuya kendi penceremizden bakacak olursak, Türk milletine mensup olmanın gereklerinden birisi de, hiç şüphesiz, Türkçe konuşmaktır. Türkçe konuşan insanlar, Türk milletinin fertleridir. Türkçe ise, Türk milletinin dilidir.

Dilde Özleştirme

1930’lu yılların başında dilimizdeki yabancı kelimelere Türkçe karşılıklar bulma konusunda yoğun çalışmalar yapıldığı bilinmektedir. O yıllarda dilimize çok sayıda yeni kavram ve kelime kazandırılmış, dildeki bu olağan dışı yabancılaşmanın önüne geçilmeye çalışılmıştır. Ne var ki özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra, bu aşırı Türkçeleştirme hareketi çığırından çıkmış ve amacından sapmıştır. Türkçe kelimelere dahi yeni karşılıklar bulma gibi garip durumlara düşülmüştür. Başlangıçta iyi niyetli ve yararlı bir girişim olarak ortaya çıkan bu hareket zaman içinde, asıl çizgisinin dışına çıkartılarak yabancı dil denildiğinde, yalnızca Arapça ve Farsçanın kastedildiği bir noktaya çekilmiştir. Bu olumsuz durumu zamanında gören Atatürk ve o dönemin aydınları önlem alma yoluna gitmişlerdir.

Aşırı özleştirme hareketi, çok sayıda bilimsel yanlışlığı da beraberinde getirmiştir. Her şeyden önce bu hareketin dayandığı bir felsefe yoktur. Amacı ve kapsamı açık değildir. Dil gibi, ciddî ve ilmî bir konu, bilim alanından çıkartılarak siyasete ve başka emellere alet edilmiştir. Bilim adamlarından çok, açıkgöz fırsatçılar ortalığı doldurmuştur. Bu konudaki en büyük hatalardan birisi de kelimelerin arka plânı düşünülmeden hareket edilmesidir. Kelimeler, âdeta birer tuğla gibi düşünülmüş ve eskisini alıp yenisini koymakla her şeyin hallolacağı vehmedilmiştir. Hâlbuki her bir kelimenin arka plânı, etki alanı ve kavram genişliği vardır. Bir kelimenin izdüşümü kendisiyle sınırlı değildir. Bir kelimeyi değiştirmek demek, aynı zamanda o kavramla ilgili çok sayıda kullanımı bir anda yok saymak demektir. Özleştirmeciler bu gerçeği gözden kaçırmışlardır.

Aşırı özleştirmecilerin gözden kaçırdıkları gerçeklerden birisi de bu konuda halkın kabulünü ve kelimelerin yeni hayata uyum sağlama sürelerini hiçe saymalarıdır. Bu konuda tam anlamıyla “Ben yaptım, oldu” anlayışı esas alınmıştır. Kelime ve kavramların tarihî derinliği, bağlantıları, Türkiye ile Türkçe konuşan diğer soydaşlarımızın irtibatları hiçbir şekilde dikkate alınmamıştır. Sözde Türkçeleştirme akımı, gereğinden çok hızlı ve zorlamalarla sürdürülmüştür. Bu ise, başarısızlığı beraberinde getirmiştir.

Türkçeye zarar vermeye başlayan bu hareket, 1980’li yılların başında durdurulmuştur. Aşırı özleştirme hareketinin başarısızlığı gözler önüne serilmiştir. Kanaatimizce, dil tartışmaları bir taraftan dilimize katkılar sağlarken, diğer yandan da dilimize ve dilcilere karşı bir güven bunalımı oluşturmuştur. Bu açıdan bakıldığında, artık günümüzde eski-yeni kelime konusu büyük oranda kapanmıştır. Türkçe konuşan insanlar, kelimelerden ziyade, anlam ve düşünce üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Dilimize zarar veren bu kötü gidiş, bir şekilde durdurulduktan sonra, dilimiz tekrar eski itibarını elde etme yoluna girecektir.

Türkçede yabancılaşma

21. yüzyıla girmek üzereyken yabancı bir dil bilmenin gereği ve önemi her geçen gün daha da iyi anlaşılmaktadır. Öğrenilen her yabancı dilin, yeni ufuklar açtığı, genel kültür ve kişiliğimize katkıda bulunduğu bir gerçektir. “İletişim”in her türlü yeniliğin önüne geçtiği bir çağda, hiç kimse yabancı dilleri öğrenmenin yararını ve gereğini inkâr edemez. Üstelik, Türkiye gibi, kıtalar arası bağlantıları sağlayan bir ülke için bu durum, çok daha önemlidir.

Ülkelerin kalkınmasında ve gelişmesinde bilimsel araştırmaların ve milletler arası ilişkilerin yeri çok büyüktür. Bu tür ilişkilerin kurulmasında yabancı diller, yardımcı bir araçtır. Ülkemizde son elli yıllık süreçte yabancı diller, araç olmaktan çıkmış / çıkarılmış, amaç konumuna getirilmiştir. Yabancı dil(ler)’in işlevi saptırılmıştır.

1950’lerden itibaren dilimize, İngilizce kelimeler ve kalıp ifadeler girmeye başlamıştır. Bu tek taraflı etkileme, günümüze kadar artarak sürmüştür. Bugün ise, İngilizce kelimeler, dilimiz üzerine âdeta bir sağanak gibi yağmaktadır. Gelinen nokta epeyce vahimdir. Artık, önlem alma zamanı gelmiş ve geçmektedir. Bu durumu somut olarak ortaya koyabilmek için, uzun uzun örneklere gerek yoktur. Sokak ve caddelerdeki iş yeri adlarına bir göz atmak, televizyon kanallarının adlarına bakmak, kendisini aydın ve sanatçı varsayan yabancı hayranı tiplerin her akşam televizyonlardaki konuşmalarını dinlemek yeterlidir.

Dilde yabancılaşmanın sebeplerine indiğimizde, karşımıza çok farklı sonuçlar çıkmaktadır. Her şeyden önce etkilendiğimiz yabancı dilleri, yaşadığımız coğrafya, devletler arası ilişkiler, din ve medeniyet bağları, ticaret, tarihî şartlar belirlemektedir. Bunlara başka sebepler de eklemek mümkündür.

Kanaatimizce ülkemizde son yıllarda yoğun bir biçimde yaşanan dilde yabancılaşma konusunda yukarıda saydığımız doğal sebeplerden ziyade, aydınlarımızın tavrı belirleyici olmuştur. Kimi aydınlar, bilgili ve kültürlü olduklarını gösterebilmek için, düşüncelerini eksik anlatma pahasına dillerine kıymışlardır. Olur olmaz yerde uysa da uymasa da yabancı kelimelerle konuşmak, aydınca caka satmanın en kolay yolu hâline gelmiştir.

Yabancılara karşı olan bu ilgimiz, güçlü olduğumuz dönemlerde bize pek fazla zararlı olmamıştır. Ne zaman ki zayıf duruma düşmüşüz işte o zaman sıkıntılar baş göstermiştir. Bütün Türk tarihi boyunca, topyekün zayıf düştüğümüz en önemli dönem 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarıdır. Söz konusu dönemlerde, bütün düşmanlarımız işbirliği yaparak üzerimize gelmişlerdir. Bu saldırı bir yandan topla tüfekle olurken diğer yandan da kültürel bombardımana tabî tutulmuşuzdur.

Bu toplu saldırının gerçek adı, bizi özümüzden koparma operasyonudur. Tanzimattan beri süregelen dönemde kendi değerlerimizi yıpratma yönünde çok büyük gayretler gösterilmiştir. Atatürk’ün gençliğe hitabesinde açıkça belirttiği gibi, iç ve dış düşmanlarımız el ele vererek özümüzü kurutma işine kalkışmışlardır. Bunun sonucu olarak da özellikle, şehirlerde ve aydınlar arasında kendinden uzaklaşma, her alanda yabancılaşma ortaya çıkmıştır. Kendisine yabancılaşan belli kesimlerin dilleri de doğal olarak yabancılaşma ve yozlaşma hastalığına yakalanmıştır.

Daha dil alanına gelmeden hayat tarzımızdaki bu yabancılaşma, ülkemizde çok değişik yöntem ve yollarla uygulanmaktadır. Bunların başında gelişmiş ülkelerin klâsik sömürgeci metotları gelmektedir. Yabancı dille eğitim bu klâsik yöntemin en güçlü silahıdır. Bunun üzerinde çok fazla durmaya gerek yoktur. Ülkemizin manzarası bu durumun en güzel örneğidir.

Türkiye Türkçesindeki Batı kökenli kelimelerin sayısı inanılmaz derecede yüksektir. Bu açıdan kelime örneklerinden ziyade, daha tehlikeli olan kelime gruplarının boyutlarını anlamak bakımından son zamanlarda moda olan bazı kullanımları göstermemiz yerinde olacaktır. Türk dilinin genel yapısındaki tamlayan -tamlanan dizilişini alt üst eden ve Batı dillerinin kalıplarına uyan kalıpları ve cümleleri şöyle örneklendirebiliriz:

Salon Uğur Stüdyo Pazar, dokunmatik sistem, Cafe Ankara, Ali’s Bar, Ahmet’s leder, Belma Coiffeur, Otel The Marmara...

Bu tür örneklerle ilgili olarak daha önce Ankara’daki iş yeri isimleri üzerine yaptığımız araştırma sonuçlarına bakılabilir.[1]

Yine, Batı dillerinden Türkiye Türkçesine giren bazı hazır söz kalıplarıyla bazı cümle şekillerini de bu örnekler arasında değerlendirebiliriz:

“ –Kendine iyi bak!”
“ -Korkarım, hayır!”
“ -Üzgünüm.”
“-Kaç gibi gelirsin?”
“ -Çay almaz mıydınız?”
“Umarız, programımızı beğenmişsinizdir.”
“Umarım, bütün bu anlatılanlar doğru değildir.”...

Öte yandan Türk dilinin genel yapısı içinde, etken çatılı yüklemlerden oluşan cümleler, Batı dillerinin etkisiyle çok defa edilgen yapıda kurulmakta ve “tarafından” kelimesiyle ifade edilmektedir:

“Düzenlenen törenle hayırsever bir vatandaş tarafından yaptırılan okulun temeli Millî Eğitim Bakanı tarafından atıldı.”

“Önümüzdeki günlerde ÖYS sınav sonuçları ÖSYM Başkanlığı tarafından açıklanacak.

Ayrıca, yine Batı dillerinin etkisiyle, özellikle son yıllarda “almak, yapmak” gibi fiillerin çok defa gereksiz olarak yardımcı fiil şeklinde kullanıldıklarına da şahit olmaktayız:

“banyo almak” (yıkanmak)
“taksi almak” (taksi çağırmak)
“bekleme yapmak” (beklemek)
“film yapmak” (film çevirmek) gibi.

Türkçenin bugünkü durumu

 

Türkçenin bugünkü durumunu bütün açıklığıyla ortaya koyabilmek için, biraz gerilere dönmekte fayda görmekteyiz. Türkiye Türkçesinin oluşumu Tanzimat dönemine kadar uzanmaktadır. Tanzimat döneminde dildeki mevcut Arapça ve Farsça unsurlara ek olarak bir de Batı dillerinin, özellikle Fransızcanın, etkileri sezilmeye başlanır. Tanzimat döneminde kısmî olarak yaşanan sade Türkçe akımından sonra, Servet-i fünûn ve Fecr-i âti dönemlerinde dil, çok daha yoğun bir şekilde yabancı dillerin etkisinde kalır.
Türkçenin geçirdiği bu ağır ve bunalımlı dönemlerden sonra, nihayet 1911’den itibaren Ömer Seyfeddin ve Ziya Gökalp’in ilkeleriyle Türkiye Türkçesinin temelleri atılmış olur. Millî Edebiyat ve onu takip eden Cumhuriyet döneminde, Türkiye Türkçesinin oldukça güzel bir şekilde kullanıldığını görüyoruz.

Bugün için, kamu oyu nazarında dilimiz ne durumdadır? Diğer bir söyleyişle dilimiz açısından yaşanan gerçekler nelerdir? Her şeyden önce belirtmemiz ve kabul etmemiz gerekir ki dil konusu ülkenin gündeminde, halkımızın ve pek çok aydınımızın düşünce dünyasında yoktur. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, ülkenin gündemi çoğunlukla yapaydır ve halktan, ülke gerçeklerinden kopuktur. Kısacası, dilimiz pek çok insanımız için yalnızca gündelik anlaşma aracıdır.

Kimi aydınlarımıza göre, zaten Türkçeyle bilim yapılamaz. Bu aydınlarımızın bir kısmı çözümü, modern Batı dillerinin öğrenilmesinde görmektedir. Bunlar, açıkça söylemeseler de Türkçenin ancak bakkaldan alış veriş yaparken kullanılabileceği gibi bir kanaat içindedirler. Türkçeyle bilim yapılamayacağını savunan ve sayıları pek fazla olmayan diğer bir kitle ise, dilimizin kurtuluşunu Osmanlı Türkçesindeki zenginliği yeniden yakalamakla eşdeğer görmektedirler.

Türk kamu oyunu bilgilendiren ve yönlendiren en önemli unsurlardan olan basın yayın araçlarının pek çoğunda ise, Türkçeyi kullanma noktasında bir duyarlık söz konusu değildir. Sokak Türkçesi, argo ifadeler, bozuk bölge ağızları ile sosyetik söyleyiş bozuklukları televizyon ve radyoları işgal etmiştir. Bu noktada özellikle TRT kanalarını ve kimi özel yayın organlarını tenzih etmemiz gerekmektedir. Yine bu noktada duyarlı köşe yazarlarımızın hakkını teslim etmekle birlikte, gazete ve dergilerimizin herhangi bir dil denetiminden geçmediğini de burada belirtmemiz gerekir.

Gençlerin önemli bir kısmı, eğitim sisteminden kaynaklanan tembellik ve vurdumduymazlıkla, dil gibi konuların çok uzağındadır. Cep telefonları ve internet ağları icat edileli beri, gençler sevgililerine zaten mektup yazmıyorlardı da, bari diyorum, sevdiklerine gönderdikleri mesajlar kendilerinin olsaydı. Ortalıkta sahibi belli olmayan çok sayıda mesaj oradan oraya yollanıp durmakta. Esasen bu konuda gençleri suçlamak doğru değildir. Onları bu hâle yaşça büyükler getirmiştir. Gençlere sorumsuzluğu ve neme lazımcılığı “özgürlük” adıyla bizler takdim ve telkin etmedik mi?

Bu arada, bir avuç denebilecek dilci ve dilbilimciler, dilimizle ilgili araştırmalarını sürdürmektedir. Bunların sayısının gerçekten çok yetersiz kaldığını da hemen belirtmeliyiz. Türk Dili Kurumu başta olmak üzere, bazı kurum ve kuruluşlar, dilimizle ilgili faaliyetlerini devam ettirmektedirler. Türk Dil Kurumu, son on yılda dilimiz konusunda çok önemli adımlar atmıştır.

Çözüm yolları

Ortaya çıkan bu görüntüden sonra, bizce asıl önem arz eden konuya, dilimizin bugün için yaşadığı gerçeklere bakmamız gerekmektedir. Biz, dilciler, dilseverler birtakım konuları iyi niyetle tartışırken, galiba, bu tür tartışmaları gereğinden fazla abarttık ve yine gereksiz yere kamu oyuna taşıdık. Bizce, bu durum, bu tür konulara zaten duyarsız hâle getirilen kamu oyu nezdinde dilimize zarar vermiştir. Dilimiz ve dilciler itibar kaybına uğratılmıştır. Dil konusunda uzman kişiler ve diğer aydınlarımız elbette dil konularını yine tartışacaklardır ama artık kendi aralarında ve işi başka mecralara dökmeden! Dilciler, dilseverler dilimize sahip çıkalım!

Dünyadaki bütün gelişmiş ülkelerde ana dilini layıkıyla öğretebilmenin en emin yolu eğitimdir. Ana dili başlangıçta anneden ve çevreden öğrenilmekle birlikte asıl kıvamını okul ortamında bulur. Ülkesini ve milletini seven her eğitimcinin –alanı ne olursa olsun- ilk ve aslî görevi ana dilimiz konusunda çocuklarımızı duyarlı yetiştirmektir. Ana dilimizin doğru ve güzel öğretilmesi çocuklarımızı hem daha başarılı kılacak hem de toplumsal gelişmemize katkılar sağlayacaktır. Eğitimciler geliniz ele ele verelim ve dilimize, kimliğimize sahip çıkalım!

Dil, ferdî ve millî önemi dolayısıyla, asla ve asla, başka amaçlar için alet edilmemelidir. Millî bütünlüğümüz ve geleceğimiz açısından dilimiz üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Dilin bireysel ve toplumsal işlevi üzerinde çok fazla düşünülmelidir. Ülkenin bölünmesini meşrulaştıracak bir tarzda, mahallî konuşma dillerinin asla ve asla eğitim ve yayın dili olmasını savunmamaları gerekir. Masum bir insan hakkı gibi görünen, gerçekte bizi bölmeyi ve sözde farklılığımız kendi ellerimizle bizlere tescil ettirmeyi amaçlayan böyle bir tuzağa kesinlikle düşülmemelidir. Avrupa Birliği sevdasına bindiğimiz dalı kesmeyelim! İşin daha da önemlisi, bu meseleyi, oy toplama uğruna hiçbir şekilde kullanmamalarını bekliyoruz. Değerli siyasetçilerimiz, varlığımızın teminatlarından olan dilimize sahip çıkalım!

Sevgili gençler! Gelecek sizlerindir. Geleceğinizi şimdiden güvence altına almak, üstün başarılara ulaşmak, milletler arenasında şerefli yerimizi koruyabilmek için, dilimizi en güzel biçimiyle öğrenmeye gayret edelim! Tertemiz pırıl pırıl zekâlarınızı dilimizin inceliklerini öğrenme yolunda kullanmanızı tavsiye ederim. Bunun için de edebiyatımızın ve dünya edebiyatının en seçkin örneklerini okuyunuz. Gençler, dilimize, kimliğimize ve geleceğimize sahip çıkalım!

Son olarak da Türk kamu oyuna seslenmek istiyorum. Lütfen hep birlikte üzerimizdeki umursamazlığı atalım. Bizi biz yapan her gün içinde yaşadığımız değerlerimizin hakkını verelim. Çağdaş dünyada Türk kimliğiyle müstesna yerimizi alabilmek için seferber olalım. Türkçe gerek kökünün sağlamlığı ve gerekse anlatım yollarının zenginliği ile dünyanın en işlek ve en güzel dillerinden birisidir. Atatürk’ ün “Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla işlensin” sözünü esas alarak dilimizin gücüne inanalım. Geliniz hep birlikte bu değerli hazineyi bütün dünyanın hizmetine sunalım. Türkçeyi dünya dili yapalım. Dilimize sahip çıkalım!

[1] Yaman, Ertuğrul, “Ankara’daki İş Yeri İsimleri Üzerine”, Millî Kültür dergisi, sayı 79, Aralık 1989. 58-61. s.; “İş Yerlerine Ad Vermede Ortaya Çıkan Eğilimler ve Yabancılaşma”, Türk Dili dergisi, sayı 530. Şubat1996, 325-333. s.

Logged
neyir
Üye
**

Toplam Puan: 0
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 13


« Yanıtla #3 : Kasım 06, 2007, 05:26:16 ÖS »

Teksasta Oturuyor, Irem'de Uyuyorum; Üstüm Yağmur Altım Çamur ya da Ürün Adlarında Yabancılaşma



Yrd.Doç.Dr. Bedri Aydoğan
Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi.


Tanzimat ve daha sonraki dönemlerde edebiyat ürünlerine iki ad birden verildiği olurdu. Vatan Yahut Silistre örneğinde olduğu gibi. Ben de onlara özenerek  yazıma iki ad koydum. Biraz da espri katmak istedim. Yabancı sözcüklerin baskını öylesine güçlendi ki ağlanacak hale düştük. Artık ağlanacak halimize gülmek zorunda kalacağız.

Teksas’ın bir yer adı olduğunu bilenler çoktur. Henüz hiç yurt dışına çıkmadım. Bu yüzden Teksas’ta oturmam olanaksız. İrem ise cennet anlamında bir sözcük. Ölünce cennete kabul edilir miyim onu da bilmiyorum, ama Teksas ve İrem sözcüklerini    “Yataş Home” dan    aldığım bir  ürün tanıtım kitapçığı nedeniyle gündemime aldım ve yazıma bu başlığı seçtim. Çünkü Teksas, Yataş’ın ürettiği bir oturma grubuna verdiği ad. İrem de bir başka firmanın ürettiği uyku setinin adı.Yine cennet anlamındaki Paradise sözcüğü de birkaç firma tarafından koltuk takımı ve kanepelere ad olarak seçilmiş. İrem ve Paradise arasında böyle bir anlam  ilişkisi var. Cennet’in huzur, güven ve sükununu yansıtmak amacını taşıyan bu adlar aynı zamanda insanımızın   yabancı sözcük hayranlığını ortaya koyuyor. Malı üretiyoruz, ama adını üretemiyoruz. Ürünü ihraç, ama adını ithal ediyoruz. Bir iki örnek olsa özenti der geçerdik. Bir çeşni sayar üzerinde durmazdık. Ne yazık ki aklımıza sığdıramayacağımız kadar ileri gitmişiz bu yolda. Bu firmaların ürün tanıtım kitapçıklarını alan herkes bunu görecektir. Ayrıca aynı firmaların internette siteleri var. Anılan kitapçıkları almak için üşenenler, bu sitelere girerlerse ürün adlarındaki yabancılaşmanın ne boyutta olduğunu apaçık göreceklerdir.  İş yalnız ürün adlarıyla  sınırlı kalmamış, ürünlerin desenlerine de yabancı adlar konulmuş. Renk adlarında da aynı tutum sürdürülmüş. Bununla da yetinilmemiş,   bazı firmaların  adları da yabancı sözcüklerden seçilmiş. 

Ürünlere  yabancı adlar koymayı ticarî bir tutum olarak değerlendirip konuya anlayışla yaklaşanlar  çıkmaktadır. Yabancı ülkelere bu ürünleri tanıtma ve satma açısından  yabancı adlar koymanın sakıncalı olmayacağını söyleyenler de var. Yine, durumu  rekabetin bir gereği olarak görüp,  onaylayanlar   olmaktadır. Bu görüşler haklı olabilir mi diye düşünmek,  konuya bir de karşı yandan bakmak gerekir. Ben böyle bakınca da yabancı adları onaylamıyorum. Eğer ürünümüzü kabul ettirip tanınmış bir marka olmak istiyorsak bunu Türk adıyla yapmak daha uygun olur. Böylelikle ülkemizi, üretimdeki gücümüzü ve ürün kalitemizi de daha iyi tanıtmış oluruz. 

Batılı ülkeler gözünde Türkiye’nin  geniş bir pazar olduğunu biliyoruz. Bu açık açık söyleniyor, yazılıyor. Bir ara siyasal bir tepki olarak İtalyan mallarına karşı uygulanan boykot epey ses getirmişti. Böyle büyük bir pazara girecek Batılı üreticiler yukardaki mantıktan hareketle Türkçe adlar seçiyorlar mı? Elbette hayır. O halde biz de ürünlerimize Türkçe adlar koymalı, Türk markalarını dünyaya tanıtmalıyız. Almanya’da  döner üreten ve geniş bir pazar payına sahip olan Türk işletmeleri var. 07.01.2001 tarihli Milliyet gezetesinde   konuyla ilgili bir haberde bu işletmelerin adları da verilmişti. On  adın sekizinin Türkçe olması dikkati çekiyordu. İçerde yabancı, dışarda ise galiba  Türkçe adlar seçme eğilimimiz var. Her ikisinin de psikolojik nedenleri olmalı. Bunlar da araştırılmaya değer.

Ürettiğimiz ürünlere Türkçe adlar konması dileğimi de iletmeyi amaçladığım  yazımı ürün adlarından örnekler ve bu örneklere ilişkin kısa açıklama ve yorumlarla sürdürmek istiyorum. İlk  firma  “ Yataş Home” ve “  Yataş Puffy Center”  adlarıyla satış noktaları açan Yataş olacak. Onu Türkiye’nin öteki büyük firmaları izleyecek.

YATAŞ’TAKİ  ÜRÜN ADLARI

Bu firmanın ürettiği oturma gruplarının adları  Amerikan, Boston, Dallas, Fiore, Florida, Gloria, İsabella, Kansas,  Kasseria, Manhattan, Mirage, Royal, Teksas ve Viva’dır. Firmanın bir ay sonra dağıttığı kitapçıkta takımlara yeni adlar eklenmiş. Bunlar;  Berlin, Brüksel, Floransa, Questo,  Kapadokya, Manchester, Milano,  Paris, Roma, Sydney, Vero ve Viyana’dır. 

Kitapçıkta ürünlerin resimleri konmuş ve adları verilmiş, bir de modellere göre değişen desenleri. Fiore’de bulunan desenler Bella, sahara/saks, sahara/yeşil, sahara/kiremit, sahara/sarı, summer/sarı, summer/ mavi ve  yağmur’dur. 

Amerikan adlı modelde,  Fiore’deki desenlere Avanos, lalezar ve rose eklenmiş. Kansas’ın desenleri biraz farklı. Onda kahve, laçin, yeşim, kiremit, akik, mercan, country, kemer, okyanus, harman, hande  ve gökyüzü var. Teksas ise, summer ve bella desenleriyle karşımıza çıkıyor. Florida’da bunlara royal ekleniyor. Royal/sarı, royal/yeşil, royal/kiremit ve royal/lacivert var. Dallas’ın kitapçıkta verilen tek deseni Babür. Gloria’daki desenler ise cevher, hande, çiçek/yeşil, çiçek/kırmızı ve Havana’dır.

Yeni kitapçıkta takım adları gibi desen adlarında da değişiklikler olmuş ve bazı  desenler eklenmiştir.  Bunlar, green, helezon , latin, gala, rose, matrix, gökkuşağı, millennium, corintha, karanfil, özden, bakır, kehribar, assos, deniz, ..... ve Ege’dir. Bu desenlerin kendi içinde çeşitleri var. Matrix lacivert, matrix kiremit, millennium sarı, millennium mavi, millennium mürdüm gibi. 

Bu kitapçıkta koltuk, sandalye ve kanepeler de yer almaktadır. Firmanın ürettiği koltukların adı, Victoria ve Berjer. Berjer artık bir tür adı oldu. Bir tipi belirlemekte. Sallanan sandalyeleri Deluxe ve Regular adlarını taşıyor. Bir de pedli kanepeleri var. 

Kitapçığın son sayfasında, ayrıca bir  desen  adları listesi  yer almakta. Bu listede  az önce saydıklarımıza kombinli desenler  ekleniyor. Hande kombin, country kombin, Havana kombin. Kısacası her desenin bir de kombini var. 

Kitapçıkta aynı firmanın yemek, yatak ve çocuk odası takımları da tanıtılmış.Yemek odası olarak Atlanta modelini görüyoruz. O da bir kent adı. Kent adlarınının takımlara ad  olarak  verildiği dikkati çekiyor. Birçok firma  hem ürünlerine hem de desenlerine ad  verirken bu yolu kullanmış. Bazen kent adlarına, Bern 15 örneğindeki gibi, numaralar da eklenmiş. Anne-baba yatak odaları, Arizona, Casablanca, Corso, Fantasia,  Louisa, Melissa, Miranda, Oderzo, Orlando, Venedik; genç ve çocuk  odaları Saturne, Samy, Super Kid adlarını taşıyor. Çalışma masasının adı Studio; televizyon sehpalarının adı ise Scoop ve Keos’tur.

Bu adların yabancı olması bizi üzüyor. Bu nasıl bir dürtü, nasıl bir arayıştır ki ürettiğimiz ürüne yabancı adlar koyduruyor?  Bunun anlaşılması ve çözümlenmesi gerekir. İkinci bir nokta bu adların orijinal biçimleriyle yazılmış olmasıdır ki bu daha olumsuz bir durumdur. Dilimizde  yabancı sözcükler, çoğunlukla okundukları gibi yazılır. Böylelikle ses açısından Türkçenin  yapısına uygun duruma getirildikten sonra dile alınmış olurlar. Günlük yaşamda kullanılan ürün adlarının orijinal olarak yazılması durumunda öğrenilmesi gereken şeyler artar ve iş daha da  güçleşir. Bu sözcükleri doğru okuyup yazmak için başka dillerin dil bilgisi kurallarını da öğrenmek gerekir. “ Dilenci bir olsa şekerle beslenir” derler. Yabancı sözcükler tek dilden gelse, o dilin kuralları  öğrenilerek bu sorunun üstesinden gelinirdi. Ama pek çok dilden sözcük gelmekte. Bu nedenle hepsinin kurallarını ve  sözcüklerin nasıl seslendirildiklerini öğrenmeye güç yetmeyecektir.

 İlk kez ve az kullanılan sözcüklerin orijinal yazılması kabul edilebilir, ama dilimizin ses yapısına uygun olarak yerleşenlerin de orijinal yazılmaları kabul edilemez. Studio sözcüğü  sözlük ve kılavuzlarımızda stüdyo olarak yer alıyor. Onu sözlükteki biçimiyle yazmak gerekir. Sanıyorum studio bu yazımıyla yeni kullanılıyor. Bunun yanında uzun yıllar dilimizde okundukları gibi  yazılan  sözcükler, orijinal biçimlerine döndürülerek yazılmaya başlandı. Pek çok örneği olmakla birlikte biz yazımızın sınırları içinde yer alan ev döşemesiyle  ilgili bir örnek veriyoruz: Koleksiyon. Bu sözcük  collection   olarak yazılmaya başlandı ve bu yazımıyla hızla yaygınlaşıyor. Bildiğimizi unutturup yeni bir yazılışla  sözcüğü karşımıza çıkarıyorlar. Bu da büyük bir sorun olarak bizi beklemekte.  Her alanda ileri gittiğimizi iddia ediyor ve gidiyoruz da, ama   üzülerek söyleyelim dilde tam tersi oluyor. Yıllar önce çözdüğümüz konuları bugün sorun haline getiriyoruz. Sonra da çözmeye uğraşıyoruz.

Sözünü ettiğimiz kitapçığın arkasında bir  başka bilgi daha var. Bu ürünlerin nereden, hangi kolaylıklarla alınabileceği belirtilmiş.  Bu ürünleri Açık Kart logosu ve Advantage logosu gördüğünüz  Yataş Puffy Center ve Home’lardan  alabilirsiniz denilmiş. Kart adları da dil açısından ilgi çekici. Burada bir örneğini görüyoruz. Okuyucular Galaxy Card ve Türkiye’nin “ilk ve tek  çipli kredi kartı Bonus Card” ı da tanırlar. Buna Türk Hava Yollarının resmî (?!) kartını da ekleyelim. Bu kartlar bonus ve mil   de  dağıtıyorlar. Yakında kart sözcüğünü de card olarak yazdırmaya alıştırıp sözlüğümüze sokarlarsa şaşırmamak gerekir. Tırnak içinde yazdığımız kısımdaki çelişkiye dikkat edelim. Kredi kartı derken kart, kartın adını yazarken card olarak yazıyorlar. Bir zamanlar c’nin  k olarak okunmasını alaya alan fıkralarımız vardı.  Carrefour’u,  Karfur okuduğum zaman sekiz yaşındaki kızım “ama burda öyle yazmıyor” diyor.   Coca cola yazılıp koka kola, CINE 5 yazılıp Sine 5 okunması da dikkatini çekiyor.  Her c’nin k okunmadığını anlıyor ve çelişkiyi  ayırt ediyor. 

İPEK’TEKİ ÜRÜNLERİN ADLARI:

Koltuk takımı adları        Desen adları

Destina                               Piramit Sarı

Efes                                    Sarmaşık Sarı

Hazal                                  İncetepe

Hisarcık                              Topkapı

İmaj                                    Angora Somon

Kariyer                               Domino Sarı

Karlena                              Sarı Teflon

Leylak                                Belek

Leylak Berjer                      Montreal

Manolya                             Lizbon

           Milenyum                            Angora Gri

Neptün                               Mavi Deri

Prestij                                Mavi Teflon

Ufo Line                             Kemer 

            Bu koltuk takımı adlarının hiçbiri köken açısından  Türkçe  değil. Ancak bazıları Türkçeleşmiş. Türkçeleşenlerden bir kısmının dilimizde alıştığımız bir  karşılığı vardı. Şimdi onlara başka  karşılıklar ekleniyor. Neptün bir gezegen, manolya bir çiçek adıdır. Şimdi bir de koltuk takımı ya da bir desen adı oldular. Dile ikinci, üçüncü anlamlarıyla yerleşecekler. Böylece kullanım alanları genişleyecek. Bu da sakıncalı bir durum. Bunları bir kez daha ve başka bir nesneye ad olarak kullanmamak  yerinde bir tutum olacaktır.

Destina, Karlena,  Ufo Line ve Milenyum bize henüz yabancıdır. Bunlardan milenyum son zamanlarda yaygınlaşmıştır. Üstelik üç dört biçimde yazılmaktadır. İpek’in kitapçığında  milenyum, Yataş’ın kitapçığında millennium olarak yazılmıştır.  Her gün karşılaşılan, herkesçe kullanılan  koltuk ve kanepe gibi ürünlere böyle  adlar verilirse,  yabancı sözcüklerin  yaygınlaşmasına yardım edilmiş olur. Buna yol açmamak gerekir. Bu, desen ve renk adları için de  geçerlidir. Hatta renklerin yaygınlaşma hızı daha fazla olabilir. Bir yarışmada  “oranj”a, hatırlayamama nedeniyle  turanj denilmesi,  neredeyse bir renk adı olarak “turanj”ı dile yerleştiriyordu. Renk adları herkesin sık kullandığı adlar olması nedeniyle yaygınlaşmaya daha uygundur. Bu nedenle renk ve desen adlarında yabancı sözcüklerden uzak durulmalıdır. Ürünlere konulan kent adları bir dereceye kadar tanıdık gelebilir. Sözlüğümüzde yer almayan angora somon, domino sarı, mavi teflon gibi tanıdık olmayan adları yaşamımıza sokmamalıyız. Bu desen adlarının tüketiciye ya da o ürünü kullanana ne kazandırdığını anlamak mümkün değil. Mavi teflon tüketicide hangi çağrışımı yaratacaktır?   

Kanepe adları                        Desen  adları

Akay                                        Bern 15

Belinda                                     Gülnihal

Destina                                     Petek Bordo

Elegance                                   Rio 01 

Erciyes                                     Atlas

Ilgaz                                         Florida

Meltem                                     İzem 08, Selin Mavi 

Pedli kanape                             Kanada 05

Vito                                          Petek Mavi

Yakamoz                                 Bern15

Zile                                           İnter 01

Zirve Lüks kanepe                    Kosova 

            Bu firmanın kanepelerinden Belinda, Destina, Vito ve Elegance adları dikkat çekiyor. Desenlerde daha çok kent adları kullanılmış. Gülnihal, izem ve atlas dışında desen adlarının hepsi yabancı. Burada Elegance sözcüğüne dikkat etmek gerekir. Bu sözcüğün lokanta, gece kulübü gibi yerlerde de ad olarak kullanıldığını gördüm; ama Türkçe Sözlük’te yok. Pars Tuğlacı’nın Okyanus Ansiklopedik Sözlük’ünde elegans olarak yer alıyor. Peyami Safa da  bu sözcüğü elegans olarak yapıtlarında kullanmış.  Günlük yaşamda yerleşmemiş bir sözcüğü hiç kullanmamak en doğru tutum olacaktır.  Kullanmadığımız zaman bazı sorunlardan kurtulmuş oluruz. İstikbal firması da bir ürününe Elegant adını vererek yukardakiyle aynı kökten gelen bir başka sözcüğü kullanmış. Aynı sorunlar bu sözcükte de yaşanıyor. O da yine Pars Tuğlacı’nın sözlüğünde okunduğu gibi yani elegan olarak yer almaktadır.  Orijinal olarak yazıldığında her iki sözcük için de  ekler açısından sıkıntı söz konusu olacaktır.   

Salon Takımı ve oturma grubu adları       Desen adları

Akay oturma grubu                                          Montreal

Belinda                                                            Mimoza

Destina Mini Takım                                          Mavi Alkantara

Elegance                                                          Sofya,  Kanada 05

Erciyes                                                             Belek 

Ilgaz                                                                 Sidney
Manolya Köşe takımı                                        Milano 02

Pedli Berjer salon Takımı                                  Lizbon

Pedli Koltuklu salon takımı                               Montreal

Zile                                                                  Chikago

            Bu adların da çoğu yabancıdır. Desenlerde yine kent adları kullanılmış. Desenlerdeki tek Türkçe ad  Belek’tir. Elegance, chikago örneklerinde yine orijinal yazılışlar yeğ tutulmuş. Orijinal yazılış seçilince onlara gelen ekler konusunda da sorunlar çıkacaktır. Sidney’de ise orijinal yazıma uyulmamış. Bu çelişkilerin giderilmesi için, öncelikle reklâmcılar olmak üzere bu alanlarda iş yapan herkesin birer yazım kılavuzu ve Türkçe Sözlük edinmesi gerekir.

Yatak adları:    Bettine, Senstive, Mehtap, Perfect.

            Bu firmanın ürünlerine verdiği adların önemli bir kısmı yabancı. Bunların yazılışlarının bazıları ise orijinal. Karlone, Ufo Line, Destina, Elegance gibi.  Bu firma da  ürünlerinde kent adlarını kullanmış. Kent  adları, hem ürüne hem  desenlere verilmiş. Desenlerdeki  kent adlarında numaralandırma da yapılmış. Yatak adlarına gelince dört yatak adından üçünün yabancı olduğu dikkati çekiyor. Mehtap da köken olarak Türkçe değilse de sözlüğümüze girmiş ve herkes tarafından bilinmektedir.  Bir önceki paragrafta sözlüğe başvurma gereğini belirtmiştik. Gerektiğinde Türkçe Sözlük yanında başka sözlüklere de başvurulmalıdır. Yataklarına verdikleri Senstive adı yanlış yazılmış. İngilizce olan bu sözcüğün doğrusu sensitive olmalıdır.

 İSTİKBAL’DEKİ ÜRÜN ADLARI 

Koltuk takımı adları                      Desen adları   

Argos maxi takım                                Federal blue

Arizona koltuk takımı                           Utah maize

Asya   koltuk takımı                             Kiremit alkantara, Krem deri

Atlas de luxe takım                              Blackbird navy,   Bob hope spice

Combina de luxe takım                      Tigeyere,  Brown

Combina  maxi takım                           Brinkley blue

Crystal koltuk takımı                            Geometri alkantara,  Kafkas Bej Alkantara

Damla Family takım                             Lizbon,  Anwers sarı

Damla  maxi takım                               Anwers mavi

Destan koltuk takımı                            Gülbahar,   Duygu

Echo maxi takım                                  Elmas

Elegant koltuk takımı                           Rustica krem, Rustica mavi

Kansas koltuk takımı                           Indy Butter,  Sare lacivert,  Duygu

Modena maxi takım                             Senfoni mocha,  Senfoni krem,  Airo mavi

Nilüfer  koltuk takımı                            Heros denim,  Windows

Nilüfer de luxe takım                           Fargo navy

Palmera köşe takım                            Grafiti yeşil alkantara,  Airo kiremit, Airo sarı

Pilot   maxi takım                                 Meadstone riviera,  Mint

Plato koltuk takımı                               Rustica S,  Rustica sarı 

Prima köşe takımı                                Admiral

Punto koltuk takımı                           Sarı deri,  Airo sarı,  Airo bej                                                         

Riva koltuk takım                                Rustica krem,  Rustica mavi

Safir maxi takım                                   Gala kiremit

Samba  de luxe takım                          Ming

Tulip koltuk takımı                               Duru kırmızı,  Derya,  Burcu

Top Qualty maxi takım             Untitled take

Vega  maxi takım                                 Veteran ocean ,  Adobe

Venüs maxi takım                                Spice

Venüs oturma grubu                            United desert

Violetta kolçaklı maxi takım                 Sema

Violetta   maxi takım                            Aden mavi 

Berjer oturma grubu                            İndigo

 

Kanepeler:    Bu kısma kitapçıkta Studio mobilya başlığı verilmiş.                                                                             

 Kanepe adları                                   Desen adları

Argos kanepe                                      United  deser,  Ming,  Brown

Atlas kanepe                                       Blackbird navy,  Bob hope spice,  Brinkle blue

Combina kanepe                                 Fargo navy,  Wedgewood, Tigereye, Windows

Damla kanepe                                     Anvers mavi

Echo kanepe                                       House cantive,  Kilim

Modena kanape                                  Senfoni krem,  Airo açık mavi

Nilüfer ikili kanepe                               İndigo

Pilot kanepe                                        Damson,  E. Blue,  Mint

Safir kanepe                                        Gürsu,  Gala kahve,  Gala kiremit

Samba kanepe                                    Admiral,  Indy butter

Top Qualty kanepe                              Spice,  Untitled take

Ultra kanepe                                       Hunter, River

Vega kanepe                                       Indy butter,  Wedgewood

Venüs kanepe                                     Ming,  Admiral,  Win spice

Verona tekli kanepe                            Anwers sarı

Verona  ikili kanepe                             Airo sarı,  Macall blue,  Blackbird navy

Violetta kanepe                                   Delta,  Mocha sarı,  Dark blue,  Buket  mavi, Aden   yeşil

Violette kolçaklı kanepe                      Violin,  Yonca

Diğer takımlar ve vitrin adları:

Bu kısma kitapçıkta panel mobilya başlığı verilmiş.                                                     

Takım ve vitrin adları                     Renkler

Aden portmanto                                  Erle / metalik gri

Arya yemek odası takımı                     Koa / Akaju

Duna vitrin / Yemek odası takımı          Erle / Erle

Energy genç odası takımı                     Elma / armut mavi

İris vitrin takımı                        Akçaağaç / Krem dişbudak

Likya yatak odası takımı                      Köy meşesi / yeşil,  Köy meşesi / mavi

Mosaik genç odası takımı                    Köy meşesi / yeşil

Mosaik portmanto                               Krem meşe / krem

Mosaik vitrin                                       Krem meşe / Yeşil

Mosaik  yatak odası takımı                  Krem   kiraz /  yeşil

Mosaik yemek odası takımı                 Krem meşe/krem, Mosel kirazı / krem

Odeon genç odası takımı                     Krem / dişbudak yeşil

Orient lobi takım                                  Mavi deri,  Bordo deri

Rosa yatak odası takımı                       Kayın  / krem dişbudak

Saba yatak odası takımı                       Kayın/ gece mavisi,  Kayın / Yeşil

Buraya kadar yaptığımız açıklamaların hemen hepsi bu kısım için de geçerlidir. Bunlara tamlamalardaki eklerin eksik kullanımını ekleyeceğiz. Orient lobi takım yerine  Orient lobi takımı,    aden mavi     yerine aden mavisi  yazılmalıdır. Bu bölümde desen adları arasına konan eğik çizgi  ürünlerin iki renkten oluştuğunu gösteriyor.   

Televizyon Koltuğu adları              Desen adları

Soft TV koltuğu                                   Update Adobe

Mandarin TV koltuğu                          Sarı deri

Nascar TV koltuğu                              Kiremit alkantara

Master TV koltuğu                              Yeşil deri

Magic TV koltuğu                               Bordo deri,  Mavi deri

Sehpalar

Delta TV sehpa, Nota TV sehpası, Pera fayanslı sehpa, Pano camlı sehpa, Several Large, Several little.

Yataklar 

Alize, Paradise ultra, Paradise   normal, SL optimum, SL optimal, Cosiflex futura, Comfort, İmagine, Super standart, Selin.

Bu yatakların tek, ikiz, ultra,  tek bazalı, çift bazalı, dublex olanları bulunmaktadır. Burada dubleksin  dublex olarak yazıldığına da dikkat edelim. Aynı kitapçıkta yatağın adı bir sayfada Super Standart olarak geçerken bir başka sayfada Süper Standart olarak geçmektedir. Super zaten yabancı, ama biz onu  alırkan süper yaparak Türkçeye uygun duruma getirmişiz. Bu örnekte de görüldüğü gibi  sürekli bir çelişki yaşamaktayız.  Ayrıca bu yataklarda kullanılan malzeme de Türkçe açısından dikkate değer.   İşte malzemenin özelliklerini belirten sözcükler:

            İthal jakarlı kumaş, slikonize elyaf, dansite sünger, plaka sünger, profil sünger, ped, dansite takoz, tela,  DSF yay sistemi, bonel yay sistemi, cosiflex yay sistemi, continious spring sistem.           

            Bu sözcüklerin çoğu köken açısından yabancı. Bir kısmı günlük yaşamımıza girdiğinden bildiğimiz sözcükler. İçlerinde yeni duyduklarımız da var. Bonel, slikonize sözcükleri seslendirilirken bile  kulağı tırmalıyor. 

BELLONA’DAKİ ÜRÜN ADLARI

Koltuk Takımı adları                      Desen adları

Average

Berjer & Linda takım                           Federal,  Spring

Berjer flora takım                                 Serhat

Bizon koltuk takımı                              Tempo

Diana koltuk takımı                              Rosa

Echos

Efhor

Firuzeli berjer takım                             Brink

Flash

Flora majör takım                                Green

Formüle koltuk takımı                          Spring

Linda

Nevada koltuk takımı                          Akdeniz

Oscar koltuk takımı                             Kristal

Parody majör takım                             Güzelsu,  Kocasu

Piko köşe takımı                                  Navy

Regal berjer

Romina koltuk takımı                           Mavi deniz

Santana koltuk takımı                           Star

Selena koltuk takımı                            Star

Tanya lüks takım                                 İndigo

Berjer & Linda adlı koltuk takımındaki ime de dikkat edelim. Bu im  çok yaygınlaştı. Pek çok yerde karşımıza çıkıyor. Özellikle davetiyelerde. Leyla ile Ali değil de,  Leyla & Ali. Biri çıkıp  ünlü halk hikâyemizin adını Tahir & Zühre  yazarsa şaşırmayalım. Bunca aymazlığın sonu oraya varır artık.

Kanepe adları                                  Desen adları

Diva kanepe                                        Burç

Echos

Firuze kanepe

Flora    kanepe                                    Brink

Karizma kanepe                                  Midnigt

Linda pedli kanepe                              Damla,  Spring,  Sonbahar

Metalica kanepe

Parody kanepe                        Dört mevsim,  Manyas,  Sarkoy

Selen kanepe

Tanya kanepe                                      Bahar

Vanessa  kanepe                                 Mavi ay   

Diğer Takımlar ( Panel Mobilya)    Desen adları

Action genç odası takımı                      Online  mavi,  Online yeşil

Allince yatak odası takımı                    Orange

Bizon

Dolphin

Elida

Formula

İkona vitrin takımı                                Erle-Gri (İki renkli)

Lotus

Magic portmanto                                 Elma,  Kareli

Platinium

Safran vitrin takımı                               Erle

Sehpalar: Former sehpa, Dolphin TV sehpası

Yatak adları : Bella, Beste, Bianco, Caprice, Econo, Elite, Orion, Sabrina, Select.

Tamamı yabancı olan bu yatak adlarından sadece beste, aşina olduğumuz bir sözcüktür.

Yatak Başlıkları                     

Action, Beta, Eda, Figür, Güldeste-Beste, Kros palet-Beste,  Kros sarı-Beste, Membran

Perforje, Semira yeşil-Beste, Tavus.

Bu adların hiçbiri köken açısından Türkçe değildir. Ancak eda, tavus,figür, güldeste ve beste dile iyice yerleştikleri için Türkçe kabul edilmekte ve günlük dilde kullanılmaktadır. Perforce, beta, kros palet, membran ve action tamamıyla yabancıdır.

Buraya kadar çeşitli firmaların ürünlerini  ayrı ayrı sıraladık ve kısa kısa yorumlarda bulunduk. Bu işi bir firmayla da yapabilirdik. O zaman belki işin ne kerteye geldiğini yeterince örnekleyemezdik. Son olarak iletimizi  daha iyi vurgulamak amacıyla  altı firmanın yataklara verdiği adları yanyana sıralıyoruz. Türkçeleşmiş Mehtap ve Selin dışında hepsinin adı yabancı. Bu durum karşısında rahatsız olmadan  yataklarında  uyuyabilenlere iyi uykular diliyorum.

Yataş                   İpek              İstikbal                    Bellona        Alfemo           Poli                                                                                                                                         

Royal jumbo          Bettine          Alize               Bella           Relax                Albera

Prestige                  Senstive         Paradise ultra             Beste           Dynamic         Agata

Pocket Prestige     Mehtap           Paradise  normal       Bianco        Supreme          Pandora

Blue star                Perfect          SL Optimum    Caprice      Supreme elit    Opelya

Gold star                                     SL Optimal                 Econo        Multispring     Destina     

Super star                                    Cosiflex  futura            Elite           Ergoflex          Karizma

Star                                                           Comfort                      Orion         Classic              Prizma

Halley                                                        İmagine                      Sabrina

Pulman                                      Super standart             Select                                                             

                                                                     Selin

Logged
neyir
Üye
**

Toplam Puan: 0
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 13


« Yanıtla #4 : Kasım 06, 2007, 05:27:24 ÖS »

Türkçenin Kaybolan Sesleri


Beşir AYVAZOĞLU


Haluk Şahin Radikal'deki köşesinde, internet hayatımıza girdi gireli, x ve w harflerinin etrafımızda cirit attığını, artık bu fiilî durumun alfabemizde resmiyet kazanması gerektiğini yazdı. Konuyla ilgili yazarların bir süredir tartıştıkları bu mesele, ister istemez mevcut alfabemizdeki bazı eksikliklerin de gündeme gelmesini sağladı. Taha Akyol da dünkü Milliyet'te, yirmi dokuz harfli alfabemizde yeterli harf bulunmadığı için Türkçenin kaybolan seslerinden söz ediyordu.

Ünlü (vokal) bakımından çok fakir olan Arap alfabesiyle ünlüsü bol Türkçenin birlikteliği başından beri problemliydi. Şaşırtıcı olan, bu problemi giderme yolunda hemen hiç çalışma yapılmamış olmasıdır. Aynı alfabeyi kullanan öteki halklar, kendi dillerine has sesler için bazı işaretler kullanarak yeni harfler türettikleri halde, atalarımız böyle bir ihtiyaç hissetmemiş, Arapçada bulunmayan p, ç, j ve ñ ünsüzlerini (konsonant) ilâve etmek dışında, ıslahattan kaçınmışlardır. Doğrusu ben bu tuhaf zihin tembelliğini açıklamakta zorlanıyorum.

1928'de aslında köklü bir zihnî dönüşüm hedeflenerek yapılan harf inkılabının dayandırıldığı en önemli gerekçe budur: Arap alfabesiyle Türkçenin ses yapısı arasındaki kan uyuşmazlığı. Ancak yeni alfabede de aynı şekilde bazı seslerimizin yok sayıldığı nedense hep görmezlikten gelinmiştir. Çok kısa bir sürede hazırlanan ve kabul edilen modern Türk alfabesi, zamanla Türkçedeki bütün sesleri eksiksiz karşılayacak hale getirilmesi gerekirken mevcut şekliyle dokunulmazlık zırhına büründürülmüş ve bu yüzden birçok ses yok olmuştur.

Yeni alfabe, dilimizdeki Arapça ve Farsça asıllı kelimelerin imlâsında büyük sıkıntılar yarattığı gibi, aslî seslerimizi de tam karşılamıyordu. Mesela, el'i él'den, geç'i géç'ten ayırmamızı sağlayacak kapalı e unutulmuş veya gözden çıkarılmıştı. Aynı şekilde Türkçenin güzel ve zengin seslerinden biri olan deñiz, diñlemek, añlamak gibi kelimelerdeki genizden gelen ñ sesini karşılayacak bir harf de düşünülmemiştir. Bu harfe "onuñ defterini", "seniñ defteriñi" gibi kullanışlardaki ses farklılıklarını belirtmek için de ihtiyaç vardı. Arap alfabesinde kaf ve hı harfleriyle gösterilen sesler de Türkçenin eski ve aslî seslerindendir ve maalesef bugün yok olmuştur.

Nurullah Ataç, Zeki Velidi Togan, Ömer Asım Aksoy, Necmettin Hacıeminoğlu gibi bazı yazarların ve ilim adamlarının işaret ettikleri bu problemlerin yeterince ve cesaretle tartışıldığı söylenemez*. Esasen, harf inkılabıyla hedeflenen zihnî dönüşüm, öncelikle tartışmayı ve mevcut olan üzerinde sürekli düşünerek mükemmele ulaşmanın yollarını aramayı gerektiriyordu. Halbuki, eskilerin Arap alfabesine giydirdikleri dokunulmazlık ve kutsallık zırhı, Lâtin asıllı yeni Türk alfabesine de giydirilmiştir. Kısacası, alfabe değişmişti; fakat zihniyet kalıpları devam ediyordu.

Lâtin alfabesine geçen Türk cumhuriyetleri bizim hatalarımızı tekrarlamadılar. Mesela, Azeriler yirmi dokuz harfli alfabemizi olduğu gibi kabul etselerdi, yirmi-otuz yıl sonra, Azeri Türkçesi, kulağımıza musiki gibi gelen o güzel sesleri kaybederek Türkiye Türkçesinin yaşadığı trajik akıbeti yaşardı. Eski İstanbulluların konuştuğu Türkçenin Fransızca gibi son derece âhenkli bir dil olduğunu ayrıca belirtmeye gerek var mı? Yeri gelmişken, Abdülhak Şinasi'den Geçmiş Zaman Fıkraları'ndan bir anekdot nakletmek istiyorum:

"Paris'te metroda Halid Ziya ile Hamdullah Suphi birbirlerine rastgelmiş, bir hayli konuşmuşlar. Metrodan çıkarken bir Fransız yanlarına gelmiş, mazur görülmesini rica ile, kendisinin dillerin musikisiyle alâkadar olduğunu ve hangi dille konuştuklarını sormuş. Türkçe olduğunu öğrenince, şimdiye kadar bu dili duymak fırsatını bulamadığına müteessir ve şimdi duyduğuna da pek mütehassis olduğunu söylemiş. 'Eğer bu istasyonda inmeseydiniz mahzâ konuşmanızı işitmek için sizi devam edeceğiniz istasyona kadar takip edecektim. Ne eski bir millet olduğunuz anlaşılıyor, zira lisanınız bu âhenkli ve musikili inceliğine ermek için ne uzun zamanların sarf edilmiş olması iktiza eder!' demiş."

Bugünkü Türkçe, tarih içinde kazandığı bütün incelikleri ve ses zenginliklerini geride bırakmıştır. Artık konuştuğumuz Halid Ziya'ların, Hamdullah Suphi'lerin âhenkli Türkçesi değil, ağzımızda geveleyip kekelediğimiz kakofonik bir Türkçedir. Maalesef!

Bu "sorun", x'lerle, w'lerle, q'larla halledilebilir mi dersiniz?

* Nurullah Ataç, Söz Arasında'ki denemelerinden birinde şöyle diyor: "[...] Ne var ki bizim seslerimizi de göstermiyor. Genizden çıkardığımız ñ'yi göstermiyor, eskiden Arap yazısının hı'sıyla gösterdiğimiz sesi göstermiyor, bizim iki türlü e'miz vardır, birini göstermiyor. Buna gönlüm katlanamıyor".

Logged
neyir
Üye
**

Toplam Puan: 0
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 13


« Yanıtla #5 : Kasım 06, 2007, 05:28:57 ÖS »

Türkçenin Dünü Bugünü ve Yarını


Dr. Efrasiyap GEMALMAZ


Türkçe nedir? Bu sorunun cevabını hepimiz biliyoruz. Evet. Türkçe, herşeyden önce bir dildir. O halde, Türkçenin dününü, bugününü ve yarınını anlatmadan önce dil denilen şeyin ne olduguna bir göz atmak yerinde bir davranış olacaktır.

1. Dil nedir, ne değildir?

Dil her şeyden önce bir avadanlık, bir alet takımıdır. Dil dedigimiz bu takımın duruma göre seslerden, duruma göre harflerden oluşturulmuş aletlerini (kelimelerini, eklerini, edatlarını) usulüne (gramerine) göre kullanarak biribirimizle haberleşiriz. Biribirimiz üzerinde etkili oluruz. Şu salonun kapısını açık/kapalı konuma getirmenin şu anda benim için iki yolu vardır: Birincisi, benim bulundugum bu yerden ayrılıp, gidip elimle kapıyı istedigim konuma getirmek; ikincisi ise, sizlerden birisine kapıyı istedigim konuma getirmesini söyleyerek istedigim sonuca ulaşmaktır. İlk durumda, kapıyı istedigim konuma getirmek için kendi ayaklarımı, ellerimi ve kapının elcegini; ikincisinde ise, seslendirme organlarımı kullanarak aranızdan birisinin ayaklarını, ellerini ve yine kapının elcegini kullanmış olurum.

Her avadanlıkta, her aletin kendisine özgü -kullanım kılavuzunda belirtilen- bir yapısı ve kullanımı vardır. Bir avadanlık olarak ele aldıgımız dilin de her ögesinin -bundan böyle dilin aletlerinden her birini öge olarak adlandıracagız.- kendisine özgü bir yapısının ve kullanımının olması tabiidir. Bir dilin ögelerini kullanmayı, bir zanaatın aletlerini kullanmayı ögrendigimiz gibi ya sınama yanılma yoluyla ya da kullanım kılavuzunu -dilin gramerini- adım adım izleyerek ögreniriz. Bu yollardan ilkine anadilimizi, ikincisine ise daha çok bir yabancı dili ögrenirken baş vururuz; ve muhakkak bir çıraklık (ögrencilik) devresi geçiririz. Çok küçük yaşlarda anadilimizi ögrenirken de bol bol sınama yanılma imkanı buldugumuz bir çıraklık devremiz vardır. Çevremizde bize göre usta sayılabilecek anamız, babamız, belki abilerimiz, ablalarımız, hısım, akraba, aile dostlarımız, herhangi bir şekilde tanıdıklarımız, tanımadıklarımız bulunur. Bunların dil dedigimiz avadanlıgın ögelerini kullanma tarzlarını, aldıkları sonuçları gözlemler ve bu ögeleri onlar gibi kullanabilmek için çabalar dururuz. Bütün bu çabalarımızın sonunda, biz de, yerine göre, çatalı, bıçagı; yerine göre, tası, taragı; yerine göre, keseri, kerpeteni kullanmayı ögrendigimiz gibi, dil ögelerini de edinip ve kullanmayı ögrenip ustalar arasında yerimizi almaya çalışırız. Onu bir ölçüde kendimize özgü kılar; özelleştiririz. "Üslup", "dili kullanım tarzı" dedigimiz şey de budur işte.

Bir dili kullanmada her isteyen ustalıgın en yukarı mertebesine ulaşamaz. Bu yüzden her zanaatta oldugu gibi, dili kullanmada da ustalık çeşitli ölçütlere göre derecelendirilir. Çogumuzun ustalıgı anadilimiz konusunda da amatörlük seviyesini aşamaz. Aramızdan bazıları, doguştan getirdikleri dili ögrenme ve kullanma yetilerini geliştirerek, bu alandaki ustalıklarını zanaatkarlık seviyesinden sanatkarlık seviyesine yükseltirler. Yani dili kendilerine özgü kılmaları, özelleştirme tarzları insanlar arasında bunlara bir ayrıcalık kazandırır. Bunlar, söz konusu dilin hatipleri, şairleri, yazarlarıdır. Bir dil, bu sanatkarlar sayesinde itibarlı ve kullanımda olur. Sıradan olmayanlar, sıradan olmayan ihtiyaçlarını karşılamak için dili geliştirirler; ona yeni ögeler (aletler) katarlar; onun ögelerini alışılmışın dışında kullanmanın yollarını bulurlar.

Bildigimiz kadarıyla, yüksek seviyede bir dili kullanmak insana özgüdür. İnsan dogar, yaşar ve ölür; çünkü canlıdır. Dil ise, ilk insanla beraber bir kere dogmuştur; belki son insanla beraber bir kere de ölecektir. Dünyaya gözünü açan her saglıklı insan onu hayatta bulur; özelleştirir; gözünü kapayan her insan da onu hayatta, terekesinin en kalıcı parçası olarak bırakır. Bir bakıma, dil ölmez; ebedidir. O, insanın degil, bütün insanlıgın malıdır.

İnsanlar yeryüzünde dagıldıkça, farklı ortamlardan kaynaklanan farklı aletlere ve aletlerin farklı kullanımına ihtiyaç duydukları gibi, farklı dil ögelerine ve dil ögelerinin farklı kullanımlarına da ihtiyaç duymuşlar ve duymaktadırlar. Bu ihtiyaçlar, zamanla, aletler için degişik avadanlıkların oluşturulması gibi, dil ögeleri ve kullanımları bakımından da degişik dillerin oluşmasına yol açmış ve açmaktadır. Sanki her insan kendi ihtiyacı olan avadanlıklarını oluştururken, kendi dillerini de oluşturur. Evet, her insanın, degişik ortamlarda, degişik durumlarda kullandıgı birden fazla dili oldugunu söylemek yanlış olmaz.

İnsanlar dünya üzerine serpiştirilmiş bagımsız adalar gibidir. Ancak, avadanlıklar ve diller sayesinde, bir ölçüde bagımsızlıklarını yitirmelerine karşılık birleşerek güç oluştururlar. Bu yüzdendir ki, insanlar ve insan toplulukları arasındaki sınırlar kesin bir şekilde çizilebilse bile, diller arasında böyle sınırlar çizmek pratik açıklamalar getirme dışında pek mümkün görülmemektedir. Nihayet, günümüz dünyasında, devletlere ve bir ölçüde milletlere iyi kötü birer sınır çizilebilmiş, ancak dillerin kullanımına sınır çizilememiştir. Bu bakımdan, dil birligini, millet olmanın şartı degil, bir ihtiyacı olarak görmek daha dogru olur.

Dil bir silah gibidir. Silahla, nasıl bir düşmanla savaşabilir, hem de kendimizi öldürebilirsek; dille de, hem birleşip, güçlenip millet olabilir, hem de bölünüp, güçsüzleşip, daha güçlü toplumlara yem olabiliriz.

Son zamanlarda, mahalli dilleri, agızları ön plana çıkarmak isteyenler, ya bilerek ya da bilmeyerek mensubu veya düşmanı oldukları toplumları bölmeye, güçsüzleştirmeye çalışmaktadırlar. Mahalli diller ve agızlar elbette dünya durdukça olacaktır. Ama, unutmayalım ki, küçülen dünyamızda, insanlıgın tek ve ortak bir dile ihtiyaç duydugu bir sırada, insanları, dil farklılıgını ileri sürerek kabile hayatına dogru sürüklemek istemenin, haklı bir davranış oldugunu düşünmek, pek akıllıca bir tutum olmasa gerek.

Mahalli dilleri ve agızları elbette araştıracagız ve yeterince ögrenecegiz; bunlar bize zevkli anlar yaşatacak bir takı, bir parföm, bir süs eşyası gibi lükslerimiz arasında yer alabilir. Ancak, hayatımızı kolaylaştırmakta kullanmayı düşündügümüz bir eşyayı alırken nasıl geliştirilmiş ve yaygın bir standart arıyorsak, dünyaca -en azından ülkece- tanınmış markalara ihtiyaç duyuyorsak; etkin bir hayat yaşayabilmemiz için, daha yaygın kullanılan standart dillere de ihtiyacımız vardır. Türkiye için söylüyorum. Toplumun bir kesimi, daha geniş ufuklu, daha etkin bir hayat sürmek için, STT'ni; hatta, daha zengin bir bilgi birikimi sundukları için başta Amerikan İngilizcesi olmak üzere diger gelişmiş kültür dillerini ögrenmege çabalarken, diger bir kesimini kimlik kazandırma bahanesiyle en yüce kimlik olan insan olma kimliginden çıkarıp bölerek etnik degerler içerisine hapsetmeyi istemek haksızlık degil midir?! Kaldı ki, bir kimsenin etnik kökenini somut delillerle kanıtlamak bugünün genetik biliminin en gelişmiş teknolojisiyle bile imkansızdır. Bu bakımdan, millet olmak için etnik köken olgusunun degeri, bir masaldan, bir efsaneden, bir duygusal egilimden fazla degildir. Şimdi soracaksınız. ""Millet olmak için, önce, dil birligi yetersizdir." dediniz. "Şimdi de, etnik kökenin ise hiç önemi yoktur." diyorsunuz. Peki, millet olmak için sizce gerekli olan nedir?" Evet, günümüz dünyasında, aklı başında kimselere, bir ülkenin vatandaşı oldugunu kabul etmek, o ülkenin vatandaşlarıyla ön koşulsuz dayanışma içinde olmak, o ülkeyi yaşanılacak en iyi, en gelişmiş ülke haline getirmek ve o ülkede yaşayan insanları başka ülkelerde yaşayan insanlara imrendirmemek -yani insanı ülkeye küstürmemek- için çalışmak bir millet olmanın gerekli ve yeter şartı olmalıdır.

Dillerin degişim ve gelişiminde bir yandan, somut düzeyde, maddi hayatın gelişmesi etkili olurken; diger yandan, soyut düzeyde, manevi hayatın, yani toplumların degişen sosyokültürel yapılarının da oldukça derin etkileri görülür. Dünyamızda, birkaç yüzyıl öncesine kadar, manevi hayat, toplumların benimsedigi dinle belirlenirken, daha sonra, daha çok dünya hayatını düzenlemeyi amaç edinen sosyal ve politik akımların etki alanına girmiştir. Dinin etkili oldugu devirde okur yazarlık ve bilim din adamlarının tekelinde bulundugu için dili de daha çok din adamları yönlendirip geliştiriyorlardı. Bir örnekle açıklarsak. Avrupada, bir yandan Katolik kilisesinin dili olan Latince, Batı Avrupadaki Hıristiyanlıgın Katolik mezhebini seçen halkların dilini etkilerken; Ortodoks kilisesinin dili sayılan Grekçe de, Ortodoks olan Dogu Avrupa halklarının dillerini etkilemekteydi. Bu yüzden, Galyalıların dili hızla degişerek Latin kökenli dil ögelerinin agırlıklı oldugu bugünki Fransızcayı meydana getirmişti. Dogu Avrupanın Slav kavimlerinin kullandıgı Kiril harfleri Grek alfabesinden uyarlandıgı gibi, Grekçe de bu kavimlerin dilleri üzerinde etkili olmuştu. Tabii, Hıristiyanlık öncesinde, Grekçenin, Latince üzerindeki etkisi de yine inanç sistemlerinin geçişiyle açıklanabilir.

2. Türkçenin Dünü

Bu uzunca girişten sonra, artık asıl konumuza başlayabiliriz. Önce, Türkçenin dününü, yani ilk yazılı metinlerinden günümüze gelinceye kadar olan gelişme safhalarını imkanlarımız elverdigi ölçüde ele alalım. Bu konuda ana başlıklarımız şunlar olacaktır.

1. 1. Derilme Devresi (Köktürk Kaganlıgı; Şaman kültürü; Köktürk yazı dili ve alfabesi.)

2. 1. Dagılma Devresi (Uygur Devleti; Budist, Maniheist, Brahmi, Zerdüşt, Hıristiyan ve diger inanç sistemleriyle ilgili kültürler; Uygur yazı dilleri; Sogot-Uygur, Mani, Brahmi, Estrangelo, Süryani, Tibet ve diger alfabeler.)

3. 2. Derilme Devresi (Karahanlı, Selçuklu, Çagatay, Osmanlı gibi Türk İslam devletleri; İslam kültürü; Sözkon