TürkDiliveEdebiyatı.Com
Aralık 02, 2008, 07:45:06 ÖÖ *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Üyeler Giriş Yap Kayıt  
Ayrıntılı Konu Bilgileri
Konu : TÜRK ZERAFETİNİN DORUĞA ULAŞTIĞI NOKTA Cevap Sayısı : 0 cevap var
Okunma Sayısı : 299 defa 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: TÜRK ZERAFETİNİN DORUĞA ULAŞTIĞI NOKTA  (Okunma Sayısı 299 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
yuzuklerinefendisi
Yeni Üye
*

Toplam Puan: 0
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1


« : Mart 15, 2008, 10:05:30 ÖÖ »

TÜRK ZERAFETİNİN DORUĞA ULAŞTIĞI NOKTA                                     
“DİVAN EDEBİYATI”
                                                                 


Şair, “Kuğunun son şarkısı” olarak adlandırmıştı klasik edebiyatımızı. Ne kadar hoş ve estetik bir tanım… Evet, güzel bir şarkıydı, söylendi, dinlendi ve o güzel nameler bir gün geldi, sustu. Batılılaşma (!) uğruna geçmişin izlerini silmeye davrandığımızda artık kuğunun ölmek üzere olduğunu gördük. Klasik edebiyat, eğrisiyle doğrusuyla bizim ruhumuzda, özümüzde oluşmuş bir edebiyattır. Her dönemde olduğu gibi onun da kendine göre hataları, noksanlıkları vardır; ama tarihini, edebiyatını anlamayan, anlatmayan, sevdirmeyen uluslar nereye kadar gider, ne kadar muvaffak olurlar? İyisiyle kötüsüyle tarih ve kültür bizim, inkâr ve aşağılama doğru olmaz.
   Divan edebiyatı, Türk kültüründen ve dilinden kopuk olduğu, sadece elit bir zümreye hitap ettiği için, hak etmediği eleştirilere maruz kalmıştır. Geçmişe hicviyeler sıralamak en kolay olanıdır; önemli olan ona vakıf olmaya çabalamak, mazinin ruhunun da Türk olduğunu, Türk’ün gönül hazinesinden tezahür ettiğini bilmek ve bu şuurda olmaktır. Şunu da unutmamalıdır ki ince hayaller, zarif duygular, divan edebiyatındaki kadar insanın ruhuna işleyen bir zarafette anlatılmamıştır.
Aşağıdaki beyitle Yenişehirli Avni’ye kulak verelim:
“Sanman taleb-i devlet ü câh etmeye geldik
  Biz âleme bir yâr için âh etmeye geldik”

(Dünyaya talih, devlet işi ve makam istemeye geldiğimizi zannetmeyin. Biz dünyaya bir yar için ah çekmeye geldik.)
Sevgisi, günümüz sevdalarından farklı olan şairimiz, var olmasının asıl gayesinin aşk ateşiyle yanıp tutuşmak olduğunu, bu uğurda çekilecek her türlü cefaya razı geldiğini ne hoş ifade etmiş. Zaten kâinat da sevgi üzerine kurulmamış mıdır?
Eski şiirimizi okuyunca aşkın ne kadar ulvi olduğunu, ehil olmayan kişilerce kirletilebileceğini, asıl gayenin hakiki maşuk olan Allah’a seslenmek, O’nun rızasına ulaşmak olduğunu idrak ediyoruz.
İşin aslı imparatorluk şairleri, aşk ateşinin hiç sönmemesini, içlerindeki o alevin benliklerini yakıp kavurmasını istemişlerdir. Onlara göre aşk vuslata erince bitmektir. Bir nevi platonik aşk anlayışı hâkimdir bu dönem sanatçılarında. Aşağıda bu konuyu en iyi işleyen şairlerimizden Fuzuli’nin manidar bir beytine bakmakta yarar var:
“Aşk derdiyle hoşem, el çek ilacımdan tabip
Kılma derman kim helâkim zehr-i dermanındadır.”
(Aşk derdiyle mutluyum, doktor bana ilaç sunma; çünkü yok olmam aşkımın bitmesiyle gerçekleşecektir.)
   
   Divan sanatçısı, sevgilisini kendi varlığının da üstünde tutmuştur,  onun neşesizle sevinmiş; üzüntüsüyle tasalanmıştır. Maşukunun güzellik özelliklerini çokça zikredip bunlarla avunmuştur. Ona göre sevdiğinin gözü fettan, kaşı müjgan, kirpikleri kalbine saplanan ok, boyu selvi gibi ince uzun, yüzü mehtap, yürüyüşü serv-i revandır. Bu ince ve zarif hayaller, teşbihler, divan sanatçılarının nasıl bir edep ve terbiyede olduklarını, onların, sevdalarını ne derece yüce tuttuklarını göstermektedir.
Divan şiirinin kaynakları incelendiğinde görülecektir ki bu ekolün beslendiği iki büyük pınar Kur’an ve Hz. Peygamber’in sünnetidir. Divan şairleri aynı zamanda dini bütün, İslam’a ve getirdiği kurallara uyan kişilerdir. Eserlerinde yeri geldiğinde ayet ve hadislerden örnekler de vermişlerdir. Aşağıdaki beyitte divan  edebiyatı şairlerinden Seyit Nesimi’nin                                Hz. Peygamberimizi  (S.A.V) övdüğünü görüyoruz:
Ey Resul u fahr-i âlem seyyid-i zât u sıfat
Bahr-i zâtın gevherisin hem sıfatın ayn-ı zât
(Ey Resul, kâinatın övünç kaynağı, insanlık denizinin en değerlisi, mücevheri sensin.)
   Divan şiiri, Türk şiirinin has bahçesidir. Bu iklim içinde her his ve her fikir bir çiçek edasıyla koklanır, klasik bir zevkle duyulur, süslü bir üslupla yazılır, üstâdane bir nefesle söylenir.  İmparatorlukla beraber doğdu, imparatorluğun sonunu göremeden gitti. Yine bir divan şairinin dediği gibi, bu gök kubbede bakî kalan hoş bir seda imiş. Bence klasik şiirimizin bunu hakkıyla başarmıştır.
   Tarihini, edebiyatını ve kültür değerlerini seven, koruyan, yücelten nesiller yetiştirmek dileğiyle…

Berceste Beyitler:
Cihâna aşkla geldim, ne malım,menâlim var
Kanaat gencine kânî olalı hoşça hālim var
                                                            Figānî
(Dünyaya aşk ile geldim; ne malım ne de mülküm var. Kanaat hazinesine sahip olalı çok hoş halim var.)
Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı
                                                     Fuzulî
(Ne gönül ateşimden başkası bana yanar
Ne de sabah rüzgârından başka kapımı açan olur.)
Nadan ile sohbet etmek güçtür bilene
Çünkü nadan ne gelirse söyler diline
                                                 La-Edri
(Cahil ile sohbet zordur; çünkü aklına ne gelirse, düşünmeden söyler.)

Ekrem KURT

Kaynak:  İ. PALA, Divan Edebiyatı, Syf 17, İst-1998.


Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Edebiyatımız Öğretmen Forum Öğretmen Tv Bilge Öğretmen Dilciler Mehmet Akif Ersoy Kitap Yurdum Dinlence Türküseveriz.biz Oyundakal Seyredal Resim Galerisi Eksiksiz Estetik

Bilge Öğretmen Eğitim Siteleri oyun komedi sohbet
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!