Ahmet Özdemir
Gazeteci-Yazar
Halk ozanlığının geçmişini, İslam öncesi dönemlere kadar uzatmak mümkündür. İslam öncesinin koşuğunu, sagusunu, destanını söyleyen, düzen yaşatan kuşkusuz ki eli kopuzlu halk ozanlarıydı. Tonguzların Şaman Moğol ve Baryatlar’ın Bo ve Bugue, Yakutların oyun, Oğuzların ozan dedikleri bu geleneğin temsilcileri toplumun yaşam biçimlerini düşünce ve duygularını, olaylara bakış açılarını şiirleriyle dile getirmişlerdi. O çağların geleneği, İslam sonrası kurumadı. Ozanın adı aşık, kopuzun adı saz oldu. Âşık edebiyatı, Anadolu’da, XVI.yy.dan sonra gelişti. Sözlü gelenekte yaşayan Halk hikâyelerinin dışında Aşık edebiyatında nesir yoktur. Din dışı bir edebiyat olarak günümüze ulaştı. Bugün de Âşık adı verilen halk ozanları, bağlama cura, tambura, gibi sazlarla şiirlerini ezgili ezgisiz çalıp söylemekteler.
Âşığın şairlik gücünü rüyasında pirin sunduğu “âşk badesini“ içmekle ve “sevgilisinin hayalini” görmekle kazandığına inanılır. Rüyada genellikle âşık adayının karşısına bir sevgili veya saz çıkmaktadır. Rüyaların süsü ak sakallı bir derviş ve bazen bir bazen üç dolu bardaktır. Bardağın rüyada tas halinde görülmesine de sık sık rastlanır. Ozanlara rüyada sunulan tasların içindeki mayilere âşk dolusu denir.
Genel olarak, halk ozanları sözlü olarak süregelen edebiyatımızı ünlü âşıklar yanında öğrenir, onlardan mahlas alır. Âşıklığın bütün özelliklerini öğrendikten sonra sazlarıyla ilden ile, köyden köye dolaşırlardı. Saz ve söz onların geçim kaynağıydı.
Âşık, bilgi, duygu becerisini yaptığı atışmalarda gösterir. Atışmalardaki amaç;yarışmak ve kazanmaktır. Atışmalarda en az iki âşık karşı karşıya gelir. Mecliste bulunan saygın bir kişinin yada usta bir ozanın ayak söylemesiyle atışma başlar. Ayağa uygun dörtlük söyleyemeyen âşığın yenilgisiyle atışma sona erer.
Âşık Edebiyatının başlıca unsurlarından birisini hikâye anlatma oluşturur. Saz şairleri içerisinde geleneğe bağlı olanların çoğu âşık meclislerinde hikâye anlatırlar. Bir kısım usta saz şairleri ise, bir yandan usta malı halk hikâyeleri anlatırken bir yandan da kendi düzdükleri hikâyeleri anlatırlar.Âşıklık geleneği Anadolu coğrafyasında bugün de canlı olarak yaşatılmaktadır.
20 ve 21’inci yüzyıllarda yaşamış halk ozanları arasında anılacağından kuşku bulunmayan Sefil Selimi’nin âşıklık denilen gül dikenli yola nasıl çıktığı, gönül coşkusu ile günümüze nasıl geldiğine ilişkin bilgiler hayatına ilişkin bölümlerde yer almaktadır. Âşık tarzı halk şiirinin bütün türlerinde Sefil Selimî’yi bulmak mümkündür.
ÂŞIKLIK GELENEĞİ İÇERİSİNDE SEFİL SELİMÎ
Âşıklık geleneği, toplumda geçmişte yaşandıklarından ve var olduklarından dolayı saygın tutulup, kuşaktan kuşağa iletilen kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi töre ve davranışlar olarak bilinmektedir. Diğer kültür değerlerinde olduğu gibi, belirli bir işlevi yerine getirmek, bir ihtiyacı karşılamak üzere geleneksel kültürün yarattığı değerdir.
Örneğin, halk şiirinde âşıkların şiirlerini dörtlük düzenine göre söylemesi gelenektendir. Yine dörtlük düzeninde hece ölçüsünü ve bu ölçünün yedili, sekizli onbirli olanlarını kullanmaları geleneğin belirgin örneklerindendir.
Bu açıdan bakıldığında Sefil Selimî geleneğin eşsiz yaşatıcısıdır. Ama gelenek yalnız bu değildir. Âşıklık geleneğinde neler var ve bunların içinde Sefil Selimînin yerine şöyle bakabiliriz:
Âşıklık geleneklerini başlıklarla sıralamak mümkündür:
Mahlas Alma: Mahlas şairlerin yazdıkları şiirlerde asıl adların yerine kullandıkları takma ada denir. Şarkışlalı Ahmet Günbulut’un mahlası Sefil Selimî’dir. Mahlasını, ustasından, pîr yada mürşit bildiği Çoban Mehmet’ten almıştır. Ayrıntısı hayatı ile ilgili bölümdedir.
Bade içme: Rüya motifi Türk Halk Edebiyatında sıkça karşımıza çıkan bir motiftir. Genellikle halk hikayelerinde yer alan bu motif bazı aşıkların hayat hikayeleri içinde de görülmektedir. Benzer bir olayı Sefil Selimî’den naklen İbrahim Aslanoğlu Yalınkat adlı kitapta anlatmışsa da, o badeli âşık değil, icazetli aşıktır.
Çıraklık: Gelenek gereği icracılık ve âşığın şairlikteki ustalığı için üstat denilen bir âşığın yanında ders almaları gerekmektedir.Genç âşığın ustasının yanında çok büyük bir sabır göstermesi gerekmektedir. Sefil Selimî bu sabrı göstermiştir. Önce ustasında bir kişilik sonra iki kişilik, üç kişilik âşık olduğu karnesini aldıktan sonra “Türkiye’nin âşığı” mertebesine ulaşmıştır. Kalabalık bir davetli topluluğu önünde ustasının hayır duasını alarak tek başına halk önüne çıkma iznine kavuşmuştur.
Atışma: Yukarıda da belirtildiği üzere, âşıklar dinleyenler karşısında, birbirleriyle deyişir, söyleşir, atışır. Bu gelenektendir. Âşıkların rakibine üstün gelmek için soru cevap tarzı seçebilir, onu mat etmenin yollarını arar.Doğaçlama, gelenekteki adıyla irticalen, karşılıklı olarak belirti bir kural çerçevesinde söyleşmelerine ‘atışma’ denir. Atışma, en az iki âşığın dinleyici huzurunda karşı karşıya gelerek birbirlerini sazda ve sözde belli kurallar çerçevesinde denenmeleri esasına dayanır. İşte Sefil Selimî, bu geleneği ustaca yaşatan halk ozanlarından biridir. Bu dalda sayısız ödül almıştır.
13 Mayıs 1994 günü, Sivas’ta yapılan Halk Âşıkları Şöleninde değerli bilim adamı Doğan Kaya, atışmaları için Âşık Şeref Taşlıova ile Sefil Selimî’ye çift kafiyeli bir ayak verilmiş ve iki ozan, bu ayak üzerine aşağıdaki atışmayı yapmışlardır. Örnek teşkil etmesi için Feryadi ile bir atışmayı da arkasından sunuyoruz:
ŞEREF TAŞLIOVA:
Gadasın aldığım dert ortağımdır,
Teller seda verir, sazdan ses gelir
Yaradan’ım konuşmayı vermiştir,
Diller seda verir, sözden ses gelir.
SEFİL SELİMî:
Ben âşığım gece gündüz ağlarım,
Kıllar seda verir, gözden ses gelir,
Yaradan mevla’ya, gönül bağlarım,
Kullar seda verir, bizden ses gelir.
ŞEREF TAŞLIOVA:
Şöyle bir gözünü gönder bu çağa,
Balta vurulur mu yeşil toprağa,
Sıcak suyu döker isem ocağa,
Küller seda verir, közden ses gelir.
SEFİL SELİMî:
Külü elemedim, köze değmedim,
Erkana giderken boza değmedim,
Sizi sevdim dostlar size değmedim,
Eller seda verir, sizden ses gelir.
ŞEREF TAŞLIOVA:
Şeref der âşıklar kendi halinde,
Bugün burda, yarın gurbet elde,
Gezdim eski çağda, devler yolunda,
Ziller seda verir, izler ses verir.
SEFİL SELİMî:
Yollar yokladım menzile vardım,
Sefil Selimî’ye Huda’dan yardım,
Her mevsim içinde yaramı sardım,
Yıllar seda verir, yazdan ses gelir.
Leb – Değmez: Âşıkların ustalıklarını sergilemek için bir nevi söz hüneri olarak başvurdukları bir biçimdir. İçinde (B,P,M,V,F) dudak ve diş – dudak sesleri bulunmadan söylenilen şiir demektir. Halk ozanları geleneği içerisinde yer alan yarışma türlerinden birisi de “leb – değmez”dir. Dudak değmez anlamındadır. Kural olarak şiirin veya atışmanın içerisinde “b,p,m,f,v”harflerinin birisinin bulunmaması gerekir.”b,p,m” sessiz harfleri iki dudağın birbirine değmesi ile çıktığı için, kesinlikle şiir içinde bulunmaması gerekir. Ancak ”f” ve “v”sessiz harflerin dudakla dişin birbirine değmesi ile çıktığı için, azda olsa “dudak değmez” türü şiirlerde bulunabilir ama en güzeli bu sesli, harflerden hiç birinin bulunmamasıdır.
Halk ozanları “dudak değmez” yarışmasına ya da gösterisine çıktıkları zaman, dudaklarının arasında iğne koyarlar. Anılan sessiz harflerden birisinin kullanılması halinde iğne dudağa batar, izleyenler bunu anlarlar.
Dudak değmez şiirlerinde bazı ozanlar, mahlaslarını değiştirmek zorunda kalırlar.
Eğer, sözü edilen harflerin birisi ozanın mahlasında bulunuyorsa, başka bir mahlas kullanmak zorundadır. Sefil Selimî’de “f” ve “m” harfi bulunduğu için, bu tür şiirlerde ve yarışmalarda çoğunlukla “Şarkışlalı Âşık” mahlasını kullanmıştır. Bazı dudak değmezlerde de mahlasının “s” harfleriyle başlaması nedeniyle “se’den se’ye”, “iki se”, “se ve se” diye tapşırmıştır.
Günümüzde halk ozanları içerisinde, en rahat “dudak değmez” türü şiir söyleyenler arasında Sefil Sefilî anılmaktadır.
KORKU
Heyecanla telaş sarsar insanı
Aşikâr gözükür yüzdeki korku,
Şaşırtır, titretir, dili lisanı;
Dinleyeni üzer sözdeki korku.
İhtirasa düşen, kinle yananlar,
Kendisini elden üstün sananlar,
Dedikodu suyu ile yunanlar,
Sizi sizden çalar, bizdeki korku.
Er kişiyi er kişiden ayıran,
Şahsi çıkarlardır ezen kayıran
Suçlu ayılırsa duyan duyuran
Doğrunun şahidi özdeki korku.
Haşereyle has şahının arası,
Ney ile ölçülür ak ile karası
Çok derin yaradır gönül yarası,
Anlayana söyler gözdeki korku.
Şarkışlalı Âşık dedi ne dedi?
İkisi de gizli yarinin adı
Aynı gözle görse yarini yadı.
Yanar küle döner hazdaki korku.
Sivas’ın kültür hayatına hizmetleri bulunan, yazar, araştırmacı Alparslan Ayral, yukarıdaki şiirle ilgili şunları yazıyor:
“ ‘Leb – Değmez’ alanında da halk ozanları arsında ayrı bir yeri var Âşık Selimî’nin. Hele korku üzerine söylediği beş dörtlüğü var ki, hem şekil, hem içerik bakımından mükemmel bir şiir. 6+5’lik duraklarla yazılmış şiiri okuduğunuzda dudaklarınız birbirine değmiyor. Her ozanın beceremediği bu söyleyiş şekli Âşık Selimî için hiçte zor değil. Çünkü o sazı eline aldığında sözcükler derin anlamlar kazanarak adeta kendiliğinden şiirleşiyor. Şairimiz şiirine tema olarak seçtiği ’korku kavramını’ dörtlükler boyunca bir psikolog gibi incelemiştir.
İlk dörtlükte insan nasıl heyecan duyurduğunu, şaşırttığını ne söyleyeceğini bilmez hale getirdiğini ve telaşa düşürdüğünü özlü bir şekilde vermiştir. Aynı dörtlüğün son dizesinde ise söze yerleştirilen korkuların fiziki baskılara dayalı korkulardan daha acı ve sürekli olacağın verilmiştir. İkinci dörtlüğün son dizesindeki ‘korku’ sözcüğü sevgi, saygı, hoşgörü gibi yüce duyguların dışına çıkan insanların ruhsal tepkilerini veriyor. Üçüncü kıtada korku yanlış işler yapmaktan çekinen devamlı iç muhasebe geçiren insanların ruh yapısı yansıtılmıştır.
Ozanın korku kavramı sanatkârâne bir şekilde şiirin bütün dörtlüklerinde değişik boyutlar kazandırarak işlediğini görüyoruz.
DEĞİLDİR
Dikkat et araştır gözlerini aç.
Sanat her yiğidin karı değildir.
Eser yazarının serindeki taç
Altındandır, soğan zarı değildir.
Oku cehaleti kökünden kazı,
Hazinedir sakla sen şu ikazı,
Tahsil görenlerin en güzel kozu;
Okul teri, uyku teri değildir.
Adın söylenilsin, duyan şad olsun
Senden torununa hatıra kalsın.
Adetler töreler lisana gelsin.
Gelenek yüz akı, kiri değildir.
Has ağaç ürüne tad yükler daldan,
Hasadın suyunu arka tut gölden,
Arılar tatlıyı süzüyor gülden;
Sinek çoktur halis arı değildir.
Örnekleri iyi geçir elekten,
Zihin zehirlenir gözden kulaktan,
Çalışan kârlıdır, kuru dilekten
Yatanlar ölüdür diri değildir.
Şartı esas kılan hukuktur haktır,
Hürriyet yasadır sihirli oktur,
Şarkışlalı âşık nizahta yoktur,
Çekince yırtılan deri değildir.
Muamma (askı): Askı yada muamma, halk şiirinde bir kimsenin ya da varlığın adını gizleyen şiir demektir. Günümüzde pek bilinmese ve uygulanmasa da, geleneksel halk ozanlığında muamma önemlidir. Çünkü, ozanlar tarafından muamma düzenlemek ya da bir muammayı çözmek bilgi, zeka ve yetenek gerektirir. Âşık kahvehanelerinin yaygın olduğu zamanlarda muammanın uygulanışı şu şekildeydi:
Kahvehanelerde muamma teşhir edildiği gecelerde; sigara ve nargile içilmez, kimse sesli konuşmaz, herkes intizam içinde oturur. Halk şairi tarafından hazırlanmış muamma büyük ve uzaktan okunabilecek bir yazı ile kağıda yazılır ve tahtaya yapıştırılır. Tahtaya bir milimetre kalınlığında bal mumu sürülür. Âşıklar nöbetle kahveye gelenlere işine ve halk arasındaki derecesine göre ağırlamalar söylerler. Ağırlanan kişide ağırlığına göre muammanın etrafındaki bal mumu sürülmüş tahtaya para yapıştırır. Muammayı kim bilirse, paraları alır ve muammayı tertipleyen ozana da bir pay çıkarırdı. Eğer muamma birkaç gece kahve duvarında asılı kalır, kimse tarafından da çözülmemiş olursa sahibi olan ozan, bunun ne olduğunu söyler ve bütün paraları alırdı.
Sefil Selimî de muamma çözmede usta bir halk ozanıdır. Şiirlerinin bir çoğu muamma özelliği taşır. Sorunun yanıtının zaman zaman muhatabına yani okuyucuya, dinleyiciye bırakıldığı olmuştur. İşte bunlardan bir şiir ve bu şiirde sorulanın yanıtını bulmayı okuyucularımıza bırakıyoruz.
Anlattığım terlik değil fes değil.
Başlarda yeri var görür görülmez.
Sesi kuvvetlidir ama ses değil.
Döşlerde biri var sarar sarılmaz.
Her tarafı süsler fakat süs sanma.
Hissiyatta yaşar, onu his sanma.
Konuşursun duyâr, susar küs sanma;
Hoşlarda seri var, erer erilmez.
Cisimlerin aslı kıvların kıvı,
Katılardan katı, sıvılardan sıvı,
Hayat dediğimiz kavram evi
Yaşlarda sırrı var yorar yorulmaz.,
Tırnakla didikle bu bohçayı çöz,
Dilinde kelime, dudağında söz,
İptidâi âlem, fevkinde göz,
Kaşlarda feri var, varır varılmaz.
Güzellerden güzel, iyiden iyi,
Sultanlardan sultan beylerin beyi,
Sınır yok, hudut yok tarifsiz huyu,
Kışlarda karı var ırar ırılmaz.
Yazanlarda yazı, mevsimlerde yaz,
Sevip sevilende eda, tavır naz
Mantık ötesinde en mübarek haz,
Peşlerde nuru var, serer serilmez.
Ey Sefil Selimî asla ben deme,
Mansur olsan dahi o der sen deme,
Arşa kürse hakim, tende kan deme;
Düşlerde tur’u var derer derilmez.
Dedim – dedi: Halk ozanı şiirin geleneği içerisinde yaygın olarak kullanılan bir biçimde “dedim dedi” lerdir. Koşma semailerdeki aşık ve sevgilinin (dedim dedi söylemine bağlı ) karşılıklı konuşmalarıdır. Sefil Selimî’de bu biçim şiirler fazla değil. Aşağıdaki şiiri örnek gösterebiliriz:
Kara kaş altında kara göz nemli,
Kirpikler ıslanmış ah eylemekten,
Bilemedim neden bu kadar gamh,
Çekinir dost derdini söylemekten.
Zavallıyım dedim, karışmam dedi.
Düşme üzerime barışmam dedi.
Yıktın şu gönlümü erişmem dedi.
Alamam kendimi ben uylamaktan.
Yüzündeki mana büktü belimi.
Yâri almış meğer derdin zalımı,
Kuruttu ağzımda dönen dilimi,
Çürüttü o beni oyalamaktan.
Sordum derdin nedir? Söylemez susar.
Aramızda sanki soğuk yel eser,
Nazlı yâr naz edip suratın asar,
Sefil Selimî’ye dert peylemekten.
Tarih bildirme: Âşık, kıtlık, yangın,sel felaketleri, salgın hastalık, önemli savaşlar vb. toplumu yakından ilgilendiren sosyal hayatla ilgili olaylarla kendi doğum tarihini şiirlerde tarihi birer bölge olmasını istemiş ve genellikle ilk yada son dörtlükte bazen de ara terde tarih belirtmiştir. Sefil Selimî’nin sözü edildiği gibi şiirleri var. Erzincan şiirini Âşık Veysel’in öldüğünü duyduğu anda yazdığı şiirini örnek gösterebiliriz. Ancak kendi hayatına ilişkin şiirlerin dışında, diğerlerinde tarih düşürme belirtisi bulamıyoruz.
Nazire Söyleme: Nazire, bir şairin şiirini diğer bir şair tarafından aynı uyak ve ölçüde benzer bir biçimde yazma demektir. Sefil Selimî’nin şiirleri arsında Âşık Mahzunî Şerif’e benzek olarak söylediği şiiri örnek gösterebiliriz:
Sizin ilde duman, bizim ilde is,
İs içinde kalmış oy bizim eller,
Ovasında matem, dağlarında sis,
Sis içinde kalmış oy bizim eller,
Oturup anlatsam avanak derler.
Bizim ilin yiğitleri gurbette,
Düğün yok, cirit yok, kader var yurtta
Küheylan kişnemez süvari dertte.
Yas içinde kalmış oy bizim eller.
Oturup anlatsam avanak derler.
Gelde bizim elde geçirek ömür,
Omuzumdan aşar batak ve çamur,
Taş devrinden beri görmemiş tamir,
Pis içinde kalmış oy bizim eller,
Oturup anlatsam avanak derler.
Sefil Selimî’nin ekmeği aşı,
İnsanın mihengi, insanın işi,
Yapmaya yapma fikir savaşı,
Oturup anlatsam avanak derler.
Saz Çalma: Saz, âşık için ilhamı kamçılayan bir alet olup aşıklık geleneğinin en önemli unsurlarından biridir. Bu bilince kavuşan Sefil Selimî, geleneğin bu gereğini yerine getirmek için, bir anlamda kırkından sonra saz çalmaya başlamıştır. Çünkü pîri “Âşığın sazı, Mevlâ’da gözü olmalı” demiştir. Mehmet Tek , Nuh Erdoğmuş ve Nihat Soysal gibi sazı bilenlerden ders almıştır.
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin
Üye Ol veya
Giriş YapDEĞİLİDİR şiirinde lebler birbirine değimiyor ya, şahane şahane şahane ya hu...