TürkDiliveEdebiyatı.Com
Aralık 01, 2008, 06:26:12 ÖS *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Üyeler Giriş Yap Kayıt  
Ayrıntılı Konu Bilgileri
Konu : MÜREBBİYELİK VE TÜRK ROMANINDA BAZI MÜREBBİYE TİPLERİ Cevap Sayısı : 1 cevap var
Okunma Sayısı : 365 defa 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: MÜREBBİYELİK VE TÜRK ROMANINDA BAZI MÜREBBİYE TİPLERİ  (Okunma Sayısı 365 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
burla
Üye
**

Toplam Puan: 0
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5


« : Aralık 27, 2007, 06:49:02 ÖS »

MÜREBBİYELİK VE TÜRK ROMANINDA
BAZI MÜREBBİYE TİPLERİ
Dilek CERAN*
ÖZET
Batılılaşma hareketlerine paralel olarak Türkiye’de Avrupalı mürebbiyeler
görülmeye başlar. Sayıları gittikçe artan bu mürebbiyelerin Türk sosyal hayatındaki
rolleri zamanla romana yansır. Bu incelemenin konusu olan Türk romanlarında görülen
tip düzeyindeki Batılı mürebbiyelerin en meşhurları Jozefino, Jozefin, Anjel, Courton ve
Şermin’dir.
ANAHTAR KELİMELER
Mürebbiye, mürebbiyelik, eğitim, Batı, Batılılaşma.
ABSTRACT
FUNCTION OF A GOVERNESS AND SOME GOVERNESS TYPE IN THE
TURKISH NOVEL
During the movements of becoming westernised, European governesses began to
be seen in Turkey. The roles of there governesses, whose numbers were increased
gradually, in Turkish social life were reflected on Turkish novel by the time. The most
famous western governesses, the subject of the research that is at the level of the type
which is seen in the Turkish novels, are Jozefino, Jozefin, Anjel, Courton and Şermin.
KEY WORDS
Governess, function of a governess, education, west, to be westernised.
Mürebbiyelik
Çocuk terbiyesi ile uğraşan kadın eğitimciye mürebbiye denir.
Tanzimat’tan sonra özellikle Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarında
kullanılan enstitütris kelimesi de aynı anlamı taşımaktadır.
Eğitim, taşıdığı önem ve ciddiyet bakımından hata kabul etmez bir
iştir. Mürebbiyelik edecek kişinin insanî, ahlâkî ve ilmî bakımdan yeterli
vasıflara sahip olması gerekir. Bunlardan her hangi birindeki eksiklik,
telafisi mümkün olmayan kötü sonuçlara sebep olabilir.
Modern eğitim sistemlerinde terbiye ile tedris iç içedir. Öğrenci
hem terbiye edilmeli, hem de lüzumlu bilgilerle donatılmalıdır. Bu
nedenle mürebbiyeler yeterli bilgiye sahip olmalıdır.
Mürebbiyeliğin temel dayanağı, öğrenciyi tanımak ve onların
yeteneklerini ortaya çıkarmaktır. Eğitim ve öğretim vazifesini üstlenen bu
insanların aynı zamanda rehberlik etmeleri de gerekir. Mürebbiyelik
öğrencilerin ilgi ve istidatlarını anlamak, bunları yönlendirmek ve
geliştirmek demektir.
Çocukların terbiyesi ile mükellef bir mürebbiye, öncelikle kendisi
terbiyeli ve ahlâklı olmalıdır. Dürüstlüğü, ev halkına göstereceği saygı,
talebelerine vereceği sevgi ve ilgisi ile, örnek bir insan portresi
çizmelidir. İyi bir mürebbiye nerede ve ne zaman olursa olsun toplumdaki
statüsünü unutmamalı, sürekli kendini geliştirmelidir.
Mürebbiyeler genellikle öğrencilerinin konaklarında kalırlar ve
ailenin bir ferdi olarak kabul edilirler. Bu nedenle öğrenciler ve aileleri
ile kuracakları ilişkiler, başarılı olmaları için şarttır. Ev halkının ya da
toplumun eğitimciye yönelen bakışları karşısında, dikkatli davranmak ve
örnek olmak esastır.
Türk sosyal hayatında mürebbiyeliğin ortaya çıkışı, Tanzimat’tan
sonra olmuştur. Tanzimat döneminde, tahsil için yeni ve yabancı okullara
ilgi giderek artar. Ancak, bunların yanı başında özel eğitim ve özel ders
de giderek yaygınlık kazanmaya başlar. Zengin hatta orta halli aileler,
çocuklarının tahsil ve terbiyesine konak dahilinde önem verirler. Ev
içinde verilen eğitim ve öğretim, aile reisi tarafından yapılabildiği gibi,
tutulan özel hocalar ile de gerçekleştirilir. Konakta kalan ve ailenin bir
mensubu haline gelen özel hocalar, çoğunlukla Fransız olan
mürebbiyelerdir. Yabancı dili gereği gibi ve yeteri kadar öğrenebilmek,
karşımıza çıkan Batı medeniyeti dairesine kolayca adapte olabilmek
gayesiyle mürebbiyelere sıkça başvurulur. Bunlar eğitimlerini
Mürebbiyelik ve Türk Romanında 217
üstlendikleri çocukları küçük yaştan itibaren başta yabancı dil olmak
üzere, musikî, el sanatları ve Batılı terbiye gibi hususlarda yetiştirmeye
çalışırlar. Böylece Türk sosyal hayatında bir mürebbiyelik meselesi
oluşur ve zamanla mürebbiyeler Türk edebiyatının malzemesi haline
gelir.Bu mürebbiyelerin Türk romanında görülen en bariz tipleri;
Jozefino, Jozefin, Anjel, Courton ve Luiz Şermin’dir.
Jozefino
Jozefino, Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Beyle Râkım Efendi1
adlı romanında yer alan Fransız asıllı bir mürebbiyedir.
Kırk yaşlarında, esmer ve yabana atılmayacak bir güzelliğe
sahiptir.Endamıyla, terbiyesiyle ve zarif tavırlarıyla herkese kendini
sevdirir.
Madam Jozefino, romanın kahramanlarından Canan adlı bir
cariyeye piyano dersleri verir. Canan Fransızca, Jozefino da Türkçe
bilmemektedir. Bu sebeple Jozefino, Canan’a yavaş yavaş Fransızca
dersleri de verir.
Jozefino, ders için geldiği süre zarfında bir Türk ailesinin yaşam
tarzını ve özelliklerini tanıma fırsatı bulur. Aynı sürede, Canan’ın sahibi
Râkım Efendi ile aralarındaki dostluk da ilerler.
Madam Jozefino’nun Canan’a ders vermeyi kabul etmesinin altında
yatan asıl sebep ise, Râkım’a olan meylidir.
Zaman içinde Jozefino ile Râkım arasında gizli bir ilişki başlar.
Jozefino çevresinde itibarlı, güzel ahlâk sahibi, namus ve edebine düşkün
bir insan portresi çizdiği için, söz konusu ilişkinin bir sır gibi
saklanmasını ister. Râkım da bunu büyük bir memnuniyetle kabul eder.
Jozefino, bir müddet Râkım’ın metresi olur. Türk evlerine
mürebbiyelik etme gayesi ile giren kadınlardan bazıları evin erkeklerini
1 Ahmet Mithat Efendi, Felâtun Beyle Râkım Efendi (Haz. Tacettin ŞİMŞEK ), 2.
baskı, Ankara, 1989.
Dilek 218 CERAN
baştan çıkarırlar. Fakat Jozefino böyle bir tip değildir. O, bir metres
olmakla birlikte, kültürlü, değerli ve olgun bir Avrupalı kadındır.Her şeyi
sevgisi ve sevdiği için yapan, sevdiğinden hiçbir menfaat beklemeyen,
objektif tavırlı, gerçek bir dosttur. Râkım, kendisine cariyesi Canan’ı
sevdiğini söylediğinde hiçbir olumsuz tepki göstermez. Aksine Râkım’ın
gerçekte Canan’a layık olduğunu kabul eder.
Öte yandan Jozefino, gözlemlerine dayanarak ara sıra Doğu ve Batı
medeniyetlerini de mukayese eder. Doğu kültürüne hayran olan Jozefino,
Türklerin her halini, Avrupalıların her halinden daha iyi bulur. Ona göre,
Türklerin misafirperverliği Avrupalılarınki ile mukayese bile kabul
edemeyecek derecede yüksektir.
Jozefin
Muhadarat2 romanında farklı karakterde iki mürebbiye vardır.
İsmi söylenmeyen ilk mürebbiye, vicdansız, acımasız ve para
düşkünüdür. Jozefin adlı ikinci mürebbiye ise, merhametli, sevgi ve
şefkat dolu bir tiptir.
Romanın kahramanlarından Sâî Efendi, zengin olma hülyalarıyla
yaşayan bir genç kızla evlenir.
Yeni evliliğin ardından çocuklara nezaret etmesi için bir de
enstitütris tutulur.
Enstitütris, terbiye adı altında Sâî Efendi’nin ölen eşinden olan
çocuklarına Fadıla ile Şefik’e eziyet eder. En hafif cezası, Fadıla’yı
yarım, kardeşi Şefik’i ise bir çeyrek saat yüzlerini duvara döndürüp
ayakta durdurmaktır.
Fadıla ve Şefik, üvey anneleri Câlibe’nin emri altında bulunan
enstitütristen gördükleri zulümlere bir müddet boyun eğerler. Ancak
Matmazel’in sinirli bir anında Fadıla’ya vurmak üzere elini kaldırması,
Fadıla’nın sert tepkisine yol açar. Hırsını alamayan enstitütris, bu kez de
Şefik’in üzerine yürür. O esnada Fadıla’nın kardeşini korumak için
2 Fatma Aliye Hanım, Muhâdarât, İstanbul, 1326(1892).
Mürebbiyelik ve Türk Romanında 219
söylediği sözler, mürebbiyenin asıl görevini yapmaktan ne kadar uzak
olduğunu gösterir: “Senin vazifen bize dayak atmak değil; terbiyemize
bakmak ve ders vermektir. Biz onda kusur etmez isek, tekdire bile hakkın
yoktur.” 3.
Enstitütrisin asabî hali, talebeleri ile arasındaki gerginliği daha da
arttırır. Huzursuzluk çocukların babasına aksedince, Sâî Efendi
mürebbiyeyi uyarır. Enstitütris her ay aldığı on sarı altını kaybetmemek
için bir süre daha çalıştıktan sonra ayrılır.
Çocukların eğitiminin devamı için kısa sürede konağa yeni bir
mürebbiye alınır.Adı Jozefin’dir. Jozefin, yirmi dört yaşlarında sevimli,
iyi niyetli ve samimî bir kızdır. Elinde Paris’in mükemmel
mekteplerinden birinin diploması vardır.
Jozefin’in konağa gelişi ile Fadıla, hem iyi bir mürebbiyeye hem de
iyi bir arkadaşa sahip olur. Nişanlısından ayrılan genç kızın çektiği acıları
paylaşan tek kişi, odur. Matmazel artık genç kız için bazen bir abla, bazen
de bir annedir. İki zavallı çocuğun yani Fadıla ile Şefik’in baş ucunda
döktüğü gözyaşları, onun iyi yürekli, merhametli bir mürebbiye olduğunu
gösterir.
Ne var ki Sâî Efendi konaktaki gidişatı beğenmeyerek Şefik’i yatılı
bir okula gönderir. Fadıla’yı da uygun bulduğu biri ile evlendirir. Böylece
Jozefin’in konaktaki görevi sona erer.
Fatma Aliye Hanım, aynı romanda ortaya koyduğu bu iki
mürebbiye tipi ile, olmaması ve olması gereken mürebbiyelerin birer
örneğini sunmuştur.Birinci mürebbiye olmaması gereken tiptir. O,
eğitilmek üzere kendine teslim edilen çocukları psikolojik ve fizyolojik
yönden yıpratır.Jozefin ise, olması gereken tiptir. Sevgi dolu ve iyi
yüreklidir.
3 a.g.e., s.41.
Dilek 220 CERAN
Anjel
Anjel, Mürebbiye4 romanının baş kahramanıdır.
Geçmişi çok karanlık, Parisli bir hayat kadını olan Anjel, ahlâklı,
dindar ve namuslu Matmazel Anjel olarak, Dehri Efendi’nin konağına
mürebbiyelik etmek için girer.
Anjel, konaktaki durumu ile mazisini karşılaştırınca şaşırır. İçinde
bulunduğu durumu ancak kısmet olarak değerlendirir. “Fransa’da ‘fiy
püblik’ denilen düşkün kadınlardan”5 sayıldığı halde, burada mürebbiye
alınışına bir türlü akıl erdiremez. “Destine yani “nasip” denilen şeyin bu
yoldaki garipliklerine, tuhaflıklarına”6 şaşırıp kalır.
Anjel’in annesi de kızı gibi bir hayat kadındır. Annesi kızı Anjel’in
dünyaya gelmesine sebep olan adamın kim olduğunu bile bilmez.
Annesinin yaşam tarzını benimseyen Anjel, sonunda annesi gibi hamile
kalır. Bir zamanlar babasının adını söyleyemeyen annesi ile kavga
ederken, şimdi kendisi de çocuğunun babasını bilmez. Her şeye rağmen
çocuğunu dünyaya getiren Anjel, onu annesine bırakarak, Mösyö Maksim
ile yaşamaya başlar. Mösyö ile olan ilişkisi, Matmazel’in hayatını
değiştirecek olaylar zincirinin başlangıcı olur. Onun sayesinde, hayatının
ikinci önemli mekanı olan İstanbul’a gelir.
İstanbul’a gelişi, Anjel’in hayatında önemli değişiklikler yapmaz.
Matmazel, Mösyö Maksim’i bir Rum genci ile aldatırken yakalanır.
Mösyö sevgilisini kapı dışarı eder. Beş parasız ortada kalan Anjel,
İstanbul’da yaşayan bir Fransız aileden yardım ister. Matmazelin masum
görünüşüne aldanan ve ona inanan Fransız aile, onu mürebbiyelik etmek
üzere Dehri Efendi’nin konağına yerleştirir.
Anjel’e korunun karşısında bir oda verilir. Çocuklarına, kardeşine,
damadına ve evdeki diğer çalışanlara son derece sert davranan Dehri
Efendi, mürebbiyeye ve mürebbiyenin odasına fazlaca ihtimam gösterir.
Oda, oldukça hoş döşenmiştir.
4 Hüseyin Rahmi GÜRPINAR, Mürebbiye ,12.bsk., İstanbul, 1997.
5 a.g.e., s. 28.
6 a.g.e., s. 28.
Mürebbiyelik ve Türk Romanında 221
Anjel, her ne kadar kötü ahlâklı bir kadın olsa da, görünüşü son
derece latif, erkeklerin başını döndüren genç bir kadındır. Henüz yirmi
beş yaşındadır. Açık kahverengi gözlü, uzun kirpikli, gerdanı ve
yanakları dolgun, orta boylu ve fiziği düzgündür.
Mürebbiye kısa zamanda sırasıyla Dehri Efendi’nin büyük oğlu
Şemi’yi, kardeşi Amca Bey’i ve damadı Sadri’yi kendisine âşık eder.
Konaktaki konforlu yaşamına karşılık Anjel, mürebbiyelik
etmekten ve Dehri Efendi’nin emri altında yarı mahpus bir hayat
sürmekten dolayı sıkıntılıdır. Sık sık sokağa çıkması bile ilk günlerde
yasaklanır. Dışarıya alışkın olan Anjel, bir yere tıkılıp kalmanın ve
hareket edememenin verdiği psikoloji ile buhrandadır. Bunun için de
alıştığı sefahat hayatını evdeki erkeklerle yaşamaktan başka çare
bulamaz.
İlerleyen günlerde mürebbiyenin yatak odasına girmeyi ilk başaran
Şemi olur. Şemi’nin ardından, Amca Bey ve damat Sadri de Matmazelin
odasına girerler.
En sonunda, Dehri Efendi’nin de mürebbiyesinin ağına düştüğü
görülür.
Şemi Anjel’den şüphelenmeye başlar ve onu takip eder. Bir gece
Anjel’in düşüp kalktığı erkeği yakalamak için onun odasına girer.
Arkasından Sadri ve Amca Bey de gelir. Odayı ararlar. Dolabın içinden
Dehri Efendi çıkar.
Courton
Matmazel de Courton, Aşk-ı Memnû7 romanının mürebbiyesidir.
Soylu bir Fransız ailenin kızıdır. Babası parasını at yarışlarında kaybedip
intihar etmiştir. Sessiz, dikkatli, kültür sahibi, son derece şefkatli ve
namusuna düşkün olan Matmazel de Courton’un önünde iki yol vardır:
Birincisi, evlenme yaşını geçirdiği için, ailesinin adını ve kendisini
lekeleyecek bir hayat ile Paris kaldırımlarına düşmek, ikincisi ise,
7 Halit Ziya UŞAKLIGİL, Aşk-ı Memnû, İstanbul (tarihsiz).
Dilek 222 CERAN
ömrünün sonuna dek yoksul ama soylu bir kız olarak, akrabalarının
yanına sığınmaktır.
Halit Ziya’nın “yaşlı kız”8 diye hitap ettiği mürebbiye ikinci yolu
seçer. Yediği yemeği hak etmiş olmak için de, kaldığı evin çocuklarının
terbiye ve tahsilini üstlenir. Daha sonra da Fransa’dan ayrılıp İstanbul’a
gelir. Beyoğlu’nda seçkin bir Rum ailesinde mürebbiye olur. Uzun zaman
burada kalır. Bu zaman zarfında İstanbul’da da az çok tanınır. Adnan Bey
adında zengin bir Türk’ün yalısına mürebbiye olarak girer.
Matmazel’i Adnan Bey’in yalısına götüren onun bir Türk evine
girip, Türk gibi yaşama merakıdır. Mürebbiye ilk defa bu yalıya girdiği
zaman, hayalinde var olan, kitaplardan öğrendiği şark evinin izlerini
görememenin şaşkınlığını yaşar. Kendisini yalının şık sofasında bulunca,
buranın bir Türk evi olduğuna inanamaz. Avrupaî tarzda döşenmiş bu
evin, düşlerindeki şark evi ile hiçbir ilgisi yoktur.
Epeyce yaşlanmış olan Courton, daha ilk gün geri dönmeyi
düşünür. Ancak Adnan Bey’in kızı Nihal’in iki yıldır mürebbiye
değiştirmekten bıkmış hali, soluk, süzgün, hasta ve sevimli yüzü, onun
yalıdan ayrılmasını engeller. Ayrıca mürebbiye yalıya geldiğinde
Nihal’in annesi hasta ve Bülent’e hamiledir. Nihal’in annesinin, kocası
aracılığı ile Matmazel de Courton’a: “Siz onun için bir öğretmenden
ziyade anne olacaksınız!..”9 demesiyle, matmazel analıktan uzak kalmış
olmanın acısını Nihal ile dindirmeye karar verir. Yaşlı kız, üstlenmeyi
kabul ettiği görevi başarıyla yürütmek için birkaç şart ileri sürer. Bu
şartların en önemlileri çocukların sıradan hizmetlerine karışmamak,
giydirilmesini gözetlemek ancak yıkanmalarına karışmamak, kendisine
özgü bir odaya sahip olmaktır. Bütün şartlar Adnan Bey tarafından kabul
edilir. Bu anlaşmanın ardından Matmazel de Courton, Nihal’e anne
sevgisi ile yaklaşan, tahsil ve terbiyesi ile ilgilenen, onu koruyan, gözeten
tam bir mürebbiye kimliğine bürünür. Nihal de o sıralarda vefat eden
annesinin yerine, Matmazel de Courton’u koyar.
8 a.g.e., s. 55.
9 a.g.e., s. 64.
Mürebbiyelik ve Türk Romanında 223
Matmazel, uçarı Nihal’in piyano çalmadaki maharetine hayrandır.
Adnan Bey de kızının bu ilgisini fark ederek Nihal’e operalar getirir.
Bunlar arasında Alman Wagner’in operası da vardır ki, Bülent’in
mürebbiyeyi öfkelendirdiği sıralarda, Nihal hemen piyanonun başına
geçerek bunu çalmayı dener. Matmazel, bunu duyunca Bülent’i tamamen
unutur, piyanoya koşar. Nihal’e bunları çalarak parmağını kıracağını daha
da önemlisi müzik zevkini berbat edeceğini söyler. Mürebbiyenin bu tavrı
için yazar şöyle der: “Mösyö Wagner derken bütün bu soylu Fransız
kızının damarlarındaki kanlar Alman dâhisini küçümseyerek ıslık çalıyor
sanılırdı.”10.Bu noktada Matmazel de Courton, koyu bir Fransız
milliyetçisi kabul edilir.Nihal’in ara sıra çaldığı Wagner’in operasına bile
tahammül edemez.
Nihal, Matmazel de Courton’u bir mürebbiyeden daha ileri görüp
benimser. Ancak Adnan Bey’in yeğeni olan ve aynı konakta yaşayan
Behlül, konağa geldiğinden beri mürebbiye ile anlaşamaz. Mürebbiyenin
giyiniş tarzı ve aksesuarları ile daima alay eder. Özellikle şapkaları
Behlül’e son derece komik gelir. Behlül ile Matmazel arasındaki uçurum
o kadar büyür ki, Behlül Nihal’e verilen eğitimi bile eleştirir. Çünkü ona
göre, Matmazel şapkalarındaki çiçekler ve giysisindeki dantellerle
ilgilenmekten tahsil ve terbiyeye vakit bulamaz. Oysa Matmazel de
Courton hayatını bir mürebbiyeden çok anne sıfatı ile Nihal ve Bülent’e
adamıştır.
Nihal, bir annenin yokluğunu mürebbiyesi ile gidermeye çalışırken,
Adnan Bey bütün yalının hayatını etkileyecek bir karar verir. Kirli bir
mazisi olan Firdevs Hanım’ın kızı Bihter ile evlenir.
Yalının yeni havası içinde yaşlı mürebbiye kendisini bir üvey ana
ile kız arasında, zor bir durumda kalmış bulur. Yaşlı kız ile Bihter, en
başından beri hiç anlaşamazlar. Mürebbiyenin bu evliliğe karşı
hissettikleri yazarın şu cümleleri ile verilir: “Bu çocuğa yaşlı bir kız
kalmış olmanın, bu kırıklığın tek sevinç ve neşesi, verimsiz kalmış
ömrünün tek bir çiçeği gözüyle bakmamış olsaydı, o zavallı ruhunun ana
olamamak gibi sonsuza değin sürecek yarasına Nihal’in sevgisinde
10 a.g.e., s. 73.
Dilek 224 CERAN
avuntu damlaları serpilmiyor olsaydı, daha bu evlenmenin tasarımı
başlangıcında hepsini orada kendi hallerine bırakarak buradan
kaçacaktı...”11.
Bihter eşinin yeğeni Behlül ile yasak bir ilişkiye girer. Bu gizli
ilişkiye şahit olan Matmazel de Courton, Bihter tarafından evden
uzaklaştırılmaya çalışılır.Bihter böylelikle ilişkilerinin ortaya çıkmasını
engellemek ister. Courton’un gitmesi için eşi Adnan Bey’i ikna eder.
Ancak bu konuda Nihal’i ikna etmek çok zor olur. Evdeki tek dayanağı
ve annesi yerine koyduğu mürebbiyesini kaybetmek, Nihal gibi hassas bir
kızı olumsuz yönde etkiler.
Bihter, Matmazel’in gönderilmesi için hazırladığı planları başarıyla
uygular. Matmazel de Courton ise son derece gururlu ve anlayışlı bir
kızdır. Kendisine yapılmak isteneni anlayıp, kovulmuş olmak
aşağılamasından kurtulmak için izin ister ve Fransa’ya döner.
Luiz Şermin
Ölüler Yaşıyor Mu12 romanının tiplerinden Madam Luiz Şermin,
Veliyüddin Paşa ailesinin fertlerini spritüalizma ile ilgilenmeye sevk eden
bir mürebbiyedir.
Evin üç çocuğu Orhan, Turhan ve Leman babalarının hayatında ilk
öğrenimlerini, köşke getirilen bu mürebbiye nezaretinde yaparlar. Madam
Luiz Şermin, Veliyüddin Paşa’nın ölümünden sonra da köşkten hiç
ayrılmayıp, çocuklar için “ikinci bir anne”13 yerine geçer. Çocukların
terbiyesi ve her bakımdan yetiştirilmesi, tamamen mürebbiyeye aittir.
Mürebbiyenin uygun görmesi üzerine hazırlanmış zengin bir kitaplıkları
vardır. Fransızca’yı o milletin gençleri kadar iyi konuşmalarına,
kendilerine çok şeyler okutturulmasına rağmen, çocuklar klasik, ciddi bir
okul öğreniminden uzak kalırlar. Sadece mürebbiyelerinin verdiği ile
yetinirler.
11 a.g.e., s. 144.
12 Hüseyin Rahmi GÜRPINAR, Ölüler Yaşıyor Mu , 1.baskı, İstanbul, 1973.
13 a.g.e., s. 14.
Mürebbiyelik ve Türk Romanında 225
Madam Luiz Şermin, mürebbiyelik vasıfları ile değil, ölülerin,
ruhlarının canlılara görünme kurallarını saptamaya çalışan ispritizmanın
ateşli bir taraftarı olarak ön plana çıkar. Yaşı elliyi geçkin ve dindar bir
kadın olan Madam Şermin, “Ruhçuluk mezhebini, yaşlı günlerinin gönül
boşluğunu doldurmak için bir ilaç saymıştır.”14. İspritizma konusunda son
derece hassas olan mürebbiye, ruhlar üstüne alaylı sözlere kesinlikle
dayanamaz. Bu sebepten de, öğrencilerinin dayısı Talat Bey ile hiçbir
zaman anlaşamaz. Mürebbiye Madam Luiz’in nazarında inatçı bir
imansız olan Talat Bey, hislerinden ziyade mantığı ile hareket eden,
sadece maddî olarak gördüklerini var sayan, bir materyalisttir. O,
mürebbiyeye karşı, bütün roman boyunca, genç yeğenlerini, ispritizmanın
etkisinden kurtarmaya çalışır. Bu çabalayış, Madam ile kendisini hep
karşı karşıya getirir. İkisi arasında geçen konuşmalar ile, ispritizmanın
felsefesi yapılır. Biri maneviyat ile, iman ile bu akımın doğruluğunu
savunurken, diğeri bilim ve teknik ile ispat edilmeyen hiçbir şeyi gerçek
kabul etmez.
Madam Luiz Şermin, ruhların dünyada gezindikleri ve
bedenleştikleri düşüncelerini, gerek konuşmaları, gerekse kütüphaneye
doldurduğu kitaplar aracılığı ile henüz bu bahislere hiç hazırlıklı olmayan
gencecik beyinlere aşılar. Orhan, Turhan ve Leman, yaşlı Fransız
mürebbiyenin tesiriyle merak saldıkları ispritizma konusunda bilgi
edinmek maksadıyla, astronomi bilgini Camille Flammarion’un,
eserlerini geceleri herkes yattıktan sonra ürpererek okurlar.
Orhan, Turhan ve Leman, mürebbiyeleri Madam Luiz Şermin’in
teşviki, telkini ve desteği sayesinde ispritizma ile ilgili kitapları okumakla
kalmayıp, bir süre sonra, mürebbiyelerinin başkanlığında ruh çağırma
seanslarına başlarlar.Mürebbiye, çok uzun yıllardır ruhlarla uğraştığı için,
ruh çağırma konusunda kendisinde psişik bir güç bulur. Buna bağlı olarak
da medyumluğa özenir.
İspritizma merakı sonucu korkak biri haline gelen Leman, sonunda
kendini yatağında ölmüş olarak görür. Mürebbiyesinin telkinleri ve
okudukları sonucunda kapıldığı ölüm korkusu, psikolojisini tamamen
14 a.g.e., s. 25.
Dilek 226 CERAN
bozar ve kendisini ölü olarak görecek kadar ileri gider. Leman’a göre,
“Ölümden Önce”, “Ölümün Etrafında”, “Ölümden Sonra”15 kitaplarında
okudukları aynen gerçekleşir: “Öleceğim. Görürsünüz...Yakında
öleceğim. Ecelim bana malum oldu...”16.
Talat Bey, insanın kendi ölüsünü göremeyeceğini, bunun bir
bersam olduğunu iddia ederken, Orhan ile Turhan ispritizmadaki tekin
ikileşmesi kuralından dem vururlar. Bu olay karşısında Talat Bey yine
Madam Luiz Şermin’e yüklenir. Çünkü, yeğenlerini bu konu üzerinde
düşünmeye sevk eden, mürebbiyeleridir. Dayı Bey, Madam Luiz’e
“Madam, bütün bu deliliklere siz ne diyorsunuz? Verdiğiniz ruhsal
eğitimin acı sonunu görüyorsunuz.”17 diyerek mürebbiyelik konusunda
yetersiz ve hatalı olduğunu anlatmaya çalışır.
Leman, ölüm korkusundan dolayı buhranlar yaşarken, S.L.M. adlı
bir ruhun bahsettiği felaket, komşu köşke taşınan aile ile birlikte patlak
verir. Köşke yeni taşınan Abdüllatif Bey’in kızı Şehamet, zaman
içerisinde Orhan’ın çok bağlandığı, taparcasına sevdiği kız olur. Bu aşk,
Veliyüddin Paşa ailesi için felaketin başlangıcıdır. Şehamet, daha önce
başından geçen, Sakıp Cemal ve Ulvi Nadir maceraları yüzünden, zaman
zaman buhranlar geçirmektedir. Bir zamanlar kendini seven Sakıp Cemal
ile Ulvi Nadir, aşk yüzünden birbirlerini öldüren iki gençtir. Onların
ruhlarının tesiri ile Abdullatif Bey’in evinde garip şeyler olmaktadır.
Veliyüddin Paşa konağında, kızın ruhlarla olan tuhaf ve ürkütücü
münasebeti bilinmekle beraber, hiç kimse Orhan ile Şehamet aşkının
önüne geçemez. Madam Şerlih adında bir medyumun bu ruhları kısa bir
süre esareti altına alması sırasında, Orhan ile Şehamet evlenirler. Ancak
medyumun ölmesi ile birlikte Sakıp Cemal ile Ulvi Nadir’in ruhları,
aileyi yine rahatsız etmeye, yeni doğan çocuklarına zarar vermeye başlar.
Olayın giderek korkunç boyutlar alması üzerine, zaten medyumluğa
meraklı ve hevesli olan Madam Luiz Şermin’i bir barış antlaşması için
15 a.g.e., s. 99.
16 a.g.e., s. 100.
17 a.g.e., s. 103.
Mürebbiyelik ve Türk Romanında 227
aracı yapmaya karar verirler. Mürebbiye ve iki ruh arasında geçen
konuşmalardan olumlu sonuç alınamaz. İki kötü ruh, hem Şehamet’in,
hem de Orhan’ın ölümünü istemektedirler.
Romanın nihayetinde, Şehamet bir gece bebeğini ruhlardan
kurtarmaya çalışırken düşer ve ölür. Kısa bir zaman sonra, Turhan,
ağabeyini karısının cesedi üzerinde ölü olarak bulur. Orhan ölmeden önce
kardeşine mahzenin karısı ile kendisine mezar olacağını söylemiş ve
ondan mezarlarının türbedarı olmasını istemiştir. Bir kokain bağımlısı
olan Turhan, ağabeyinin son isteğini yerine getirmeye çalışmaktadır.
Madam Luiz Şermin, son derece bozuk Türkçesi ile yaptığı ruh
seanslarında belki başarı sağlar, fakat yanlarında yaşadığı aileyi de
felakete sürükler. İspritizma ve medyumluk üzerine yıllarca çalışan,
nihayet bu düşüncelerini henüz bu konuları kavrayacak olgunluğa
erişmemiş gencecik Orhan, Turhan ve Leman’a da aşılayan mürebbiye,
böylece üç kardeşin de felaket zeminini ayrı ayrı hazırlamıştır.
Madam Luiz Şermin, dinine bağlı olduğu gibi, inandığı şeyleri
sonuna kadar savunan, ancak kendi inançlarını başkalarına da kabul
ettirmeyi arzulayan bir ispritizma meraklısıdır, bir medyumdur.
Sonuç
Batılı mürebbiyeler, Tanzimat ile birlikte Türk sosyal hayatına
girer. Batılılaşma hareketlerine bağlı olarak Türk sosyal hayatına giren
mürebbiyeler zamanla Türk romanında bir unsur olarak görülürler.
Bunlardan bazıları tip seviyesine yükselmişlerdir. Yukarıdaki satırlardan
da anlaşılacağı üzere, bu tipler çoğunlukla Türk sosyal hayatına faydadan
ziyade zarar getirmişlerdir. Ancak titizlikle seçilmiş bir mürebbiyenin
tahsil ve terbiye bakımından önemli ve gerekli olduğu da muhakkaktır.

* Arş. Gör., Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü.
Dilek 216 CERAN

Logged
detli
Üye
**

Toplam Puan: 1
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5


« Yanıtla #1 : Mart 04, 2008, 10:34:41 ÖÖ »

saol kardeş eyw ..
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Edebiyatımız Öğretmen Forum Öğretmen Tv Bilge Öğretmen Dilciler Mehmet Akif Ersoy Kitap Yurdum Dinlence Türküseveriz.biz Oyundakal Seyredal Resim Galerisi Eksiksiz Estetik

Bilge Öğretmen Eğitim Siteleri oyun komedi sohbet
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!