m.m
Üye

Karma: 0
Offline
Mesaj Sayısı: 21
|
 |
« : Mart 09, 2008, 06:05:07 ÖS » |
|
MEZUNİYET GÜNÜ
Gecenin şafağa uzanan sessiz dehlizlerinde, beklediğiniz son tren de kalkınca ve bir akşamüstü (gündüz müydü?) zamanın kenarına bıraktığınız tozlu ve çamurlu kısa yürüyüşlerinizi, ümitlerinizi, ümitsizliklerinizi şimdi bir sevdaya kurban eder gibi terk ediyor, ideallerinizin kanatlarına tutunup gidiyorsunuz. Gidiyorsunuz işte!
Ferli gözlerinizin kırılgan bakışlarında biriken zamandan dört damla düşünce baba ocağınızın sıcak mekânına, işte bir zamanlar gurbeti sılaya âşık eden; sonra sıladan gurbete âşık olan bir tek sizler olmayacaksınız.
Arkadaşlarınızla geçirdiğiniz nice gündüzleriniz oldu ve nice geceleriniz. Paylaştığınız anlar ve sessiz çığlıklarınız ne kadar da kendinizeydi. Her gün biraz daha alışıyor ve alıştırıyordunuz kendinizi her şeye. En güzel zamanlarınızdı yaşadıklarınız. Her gün size bir yığın nutuklar çekiliyordu ve tecrübenin deryasından ışıklar damıtılıyordu; ama aldırmıyordunuz. Aldırma diyordu nefis, aldırmıyordunuz. Evde, okulda, sokakta… Mevsimler hazan yaprakları gibi sararıp dökülüyordu gözlerinizden. Zirvelere talip olanlar tozlu ve çamurlu yollara aldırmıyordu. Kimi zaman, geceleri doldururdu neşeniz; kimi zaman hüzünlerinize boğulurdu gündüzler. Akşamın ilerleyen saatlerinde kulpu kırık bir fincanda içtiğiniz kahveden arta kalan telveye uykularınızı gömerken, hüzünlerinizi birbirinize şikâyet ederdiniz. Gençtiniz… Ya da genç oluyordunuz. Genç: Hüzün ve neşenin harmanlandığı ve at boyu aynı giden dönemin muhatabı. Sıkıntılıydınız, belki sevmiyordunuz hayatı, şikâyetçiydiniz kendinizden ve çevrenizden. Bazen kendinizi yargılayıp astığınız da olurdu; ama nedenini de çok iyi bilirdiniz yargınızın. Oysa hayat, sizin dışınızda yaşanan bir süreç değildi.
Bazen kahkahalarınıza dayanamazdı gözyaşlarınız. Ne kadar hüzünlü iseniz o kadar neşeli olurdunuz. Akşamlarınız serin olurdu bu şehirde. Günün yorgunluğu gözlerinize yansırdı. Karanlık bastırırdı üstünüzü. Aldırış etmezdiniz. Bir damlaydı, akşamüstü hayallerinizdeki denize düşen limon sarısı koskoca güneş. Ve mavi yutardı sarıyı, siyah da maviyi! Işık ise içinizdeydi.
Düşünün bakalım, Siz kim bilir hangi zamanın on bir yıl önceki bir eylül sabahı, ya da günün herhangi bir saati, annenizin minicik ellerinizden tutarak, sevinç ve korkuyu, ilk defa sırtınıza aldığınız hayalinizdeki çantaya koyarak geldiğiniz okulun tahta sıralarında kimler oturuyor şimdi! Belki de şimdilerde zamana hoyratça türküler söylüyor ve methiyeler diziyorsunuz hatıralarınıza. Bilmeliydiniz ki hayat, ne hoyratça söylenen bir türkü ne de bir yığın gevezelik. Duygularınız istikrarsız, yaramaz birer çocuk. Çoğu zaman onu dizginleyemiyordunuz. İdealleriniz, mevsimsiz bir baharın kanatsız kuşları. Bir daha buralara gelir misiniz? Bilmiyorum ama tekrar geldiğinizde araya zaman girmiş, mazinin sahillerine dalgalar vurmuş, ufuklarında akşam olmuştur artık. Ne bıraktığınız okul aynı okuldur, ne siz. Ne de biz! Ne çamurlu yollar ayak izlerinizi taşır bu serhat boylarında, ne de ayaklarınızda çamurdan ve tozdan izler kalır. Ne bulutlar eski yağmurları yağdırmaya gelirler; ne siz aynı bulutları bulursunuz. Bir yığın anının kalabalığında gidersiniz. Üzeri imzalanmış hatıra defterleri, ‘Kalbin kadar beyaz bu sayfayı bana ayırdığın için…’cümleleriyle başlayan çiçek desenli al, pembe yapraklar, ilk sahifesinde ithaf taşıyan kitaplar, içi şiir dolu bir defter, bir yığın alıntı. Gül yaprağı, hanımeli dalı…
Zamanı tanırsınız sonra. Zamanı değil, izlerini fark edersiniz. Siz zamanı tüketirken o sizleri tüketiyordur öylece. Çünkü zaman ateş gibidir. Nakkaşlar, ateşin cisimler üzerindeki izlerini nakşedebilir. Ya sizler? Aslında biliyor musunuz? Tekrar geldiğinizde siz belki aynı siz olabilirsiniz, belki okul da yerli yerinde aynıdır. Hayattır değişen en fazla. Hayat ise içimizden ihtilaller gibi geçip gitmektedir. Siz şimdi bir yolun sonunda bir yolun başında gidersiniz. Ya biz! Kalır mıyız? Hatırlayın hani 9.Hariciye Koğuşu’nun bitişini. Robdöşambr içinde hep aynı kişi: Hasta! Ne siz. Ne biz. Yani bu rüzgâr ve toz kokulu sınıflarda olmasak da, üzeri tebeşir artıklı koyu yeşil bir tahta, birkaç sıra ve ucu bahçeye açılan birçok kırık ve eski pencere. Bir anlatan ve bir de dinleyen. Burada böylece durdukça, ne ilk gelen siz olusunuz, ne de son giden…
Korkmayın savrulun zamana. Tam vaktidir.
10.05.2006 MUSTAFA METİN
|