TürkDiliveEdebiyatı.Com - 18 Mart Anısına...

Adsense kodları


18 Mart Anısına...

Smf Seo Versiyon TürkDiliveEdebiyatı.Com, -- Seo entegre sistem.

Array
neyzen17
Fri 15 December 2006, 01:52 pm GMT -0500
“BİR SAVAŞIN İKİ CEPHESİNDEN”

Metal soğukluğunun pek de işlemediği güvertelerinde, kaçınılmaz olduğu düşünülen bir zaferin sabırsız bekleyişine gark olmuş sayısız askeriyle çelik zırhlı mağrur armada, günün ilk ışıklarının ardından boğaza doğru tam yol ilerliyordu. Kahvaltı nedense aceleye getirilmişti. Öğle yemeği biraz sıkıntılı geçecekti belki; ama Marmara’nın mavi sularında altmış pusluk top namlularının gölgesinde beş çayı yudumlanırken ayaküstü geçiştirilen bir iki öğünün mideleri tatmin etmeyen sayılı lokmalarının yerini, güneşli olması ümit edilen bir havada tatlı tatlı esen bir lodos alacaktı nasıl olsa! Sonra… Sonra, ver elini İstanbul!

Oysa tabyasının başında yanık bir türkü tutturan Mehmet’in zihnini ne iki gündür yarı aç kalktığı fakir sofra ne de sadece adını bildiği ve rüyalarında dahi göremediği “Payitaht Yeditepe” meşgul ediyordu. Ağzından bir yayla rüzgarı tadında dökülen nağmelerde; biraz kaderin cilvesi, biraz feleğin sillesi, topyekün vatan sevgisi ve “taaa derinlerde bir yerde” bazen kendinden bile gizlediği sıcacık yar busesi vardı. Şehit babası gibi o da gönüllü yazdırmıştı kendini, köye gelen kumandana. Vatan yine tehlikede idi ve ona düşen, anasının elin öpüp yavuklusunun yazmasına yüzün sürüp atasının yolundan gitmekti. Sınırlı bir coğrafyasında yaşadığı vatanının, eşsiz güzellikteki bir boğazın ikiye böldüğü bu göz kamaştıran büyülü parçasında hasmını bekliyordu; sabır ve metanetle! Asla yabancı bir ayak değmeyecekti her zerresi yakut olan bu topraklara, asla geçit vermeyecekti, hakkıyla sefil hain düşmanına! Sonra… Sonrası, Allah Kerim!

Ve kınından çekilen kılıçlar, bir mahşer yerine çevirmişti Çanakkale Boğazı’nı! Tarihte biline ilk soykırımın mimarı olarak kabul edilen Aka Hükümdarı ile, tesadüften uzak, aynı adı taşıyan Agamemnon ve yamacında yüzen sayısız dev gemi, asırların ardından yine ölüm kusuyordu, Truva’nın hasta sahibi Osmanlı’nın baharı karşılamaya hazırlanan; fakat karşısında amansız bir bombardımanın yok edici güllelerini bulan o büyüleyici bedbaht topraklarına. Görülen oydu ki mavi ve yeşilin binbir tonuyla bezenmiş gelinliği Çanakkale’nin, yirminci yüzyılda bir kez daha al kanlara boyanacaktı. İşte; bir destanın perspektifi, masal aleminde yaşayan bir yığın çapulcu tarafından böyle pervasızca oluşturulacak, tarihin 1915 tuvalinde zemin, yine kan kırmızısı olacaktı!

Ama inanılmaz bir şeydi bu! Boğazın girişinde görüldüklerinde, topukları yağlayıp kaçacakları düşünülen Türklerin; bir gece karanlığında döktüğü son mayınlarıyla bu rezil istilanın kaderini belirleyen “Şanlı Nusret’i”, menzili bir arpa boyu bile olmadığı düşünülen topları ve akıllara durgunluk veren cansiperane direnişi, şimdi bir hezimetin ayak seslerini oluşturuyordu. Mayınlarla sarsılan boğazın davetsiz misafirlerine, yeryüzünün acımasız işgalcilerine son darbeyi; kuru sıkı bir tabanca gibi gördükleri ve hiç susturamadıkları tabyalardaki Türk Topçusu indiriyordu. Gah alev alev yanarak gah boğazın serin sularına büyük bir gürültü ve çaresizlikle batarak umursamaz bir planın hayli ağır sonuçlarına maruz kalan dev filo; artık bir engizisyon giyotini gibi, aslında savaştan ziyade turistik bir geziye hazırlanmış, kaptanından erine yüzlerce binlerce düşman askerinin başına olanca hızıyla iniyor, tüm mürettebata mezar oluyordu. Eller, kollar; hasılı bilumum uzuvlar sallanarak geçileceği düşünülen boğaz, daha girişte bir can pazarına dönüşüyor, nihayetinde Seyit Onbaşı’nın tek başına sırtlayıp namluya yerleştirdiği 256 okkalık üçüncü top mermisi de bir iç denizde yudumlanacak beş çayını daha uzun bir süre akıllardan çıkaracağa benziyordu. Anlaşılan, kamaralardaki hesaplar, hakim tepelerdeki tabyalara hiç uymuyordu!

Evet! İnanılmaz bir şeydi bu. İki yıl önce acılar içinde toprağa elleriyle koyduğu babasının seslenişini duyuyordu Mehmet! Bir an için duraklamıştı… Gün boyu yoğun top atışlarının sürekli kumlar altına gömdüğü tabyasını tekrar atışa hazır hale getirmek için sarf ettiği yorulmak bilmez çabaları, en sonunda onu bitkin düşürmüş ve son bir top gürültüsü yere yığılmasına yol açmıştı. Yine kalkacaktı; ama bu ses… Tüm bedeni toprakla kanın oluşturduğu çamurlara belenen şanlı askerin göz kapakları da çamurdan nasibini almış ve ağırlaşmıştı. Son bir gayretle açtı üzüm karası gözlerini. Az önce sesini duyduğu babası, şimdi yanı başındaydı ve ona kalk diyordu. Kalk oğlum, vatan sana minnettardır!

Önce şefkatli kollarına atıldığı babasından, başını onun omuzlarına yaslamış, yolunu tuttukları cennet bahçelerinin hikâyelerini dinliyordu artık! Namusunu çiğnetmemenin, muvaffak olduğu bir boğuşmadan alnını akıyla çıkmış olmanın verdiği vecd ile…

(18 Mart Deniz Zaferi’nin 91. yıldönümü vesilesiyle başta Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere ebediyete göç etmiş tüm şehitlerimizi şükranla anıyoruz. Ruhları şad olsun!)

                                                          Neyzen ZEMHERİ