efsunkâr_77
Üye

Toplam Puan: 0
Offline
Mesaj Sayısı: 9
|
 |
« : Mart 07, 2008, 06:58:28 ÖS » |
|
ANLAM KİRLENMESİ VE DÜŞÜNSEL ARKA PLANI ÜZERİNE Dr. İsmail H. Demirdöven Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü
Bir deli bir kuyuya bir taş atar, kırk akıllı çıkartamaz. Darb-ı mesel
Ortaçağ a genellikle yapıldığı gibi olumsuz bir değer yüklenerek konuşulacak olursa, ve her toplumun da bir ortaçağ ından söz edilebilirse; bugün toplumumuzun bir ortaçağ yaşadığı söylenebilir. Bizim ortaçağımızın temelinde –belki de her ortaçağın temelinde– büyük ölçüde iletişim ve dil sorunlarının yer aldığını görmek olasıdır. Sıkça konuşulmaya başlanan ve dil kirlenmesi kavramıyla dile getirilen olgu ile bu ortaçağ artık kendisini oldukça somut bir biçimde dile getirmektedir. Bu olguyu anlayabilmemiz, her şeyden önce iletişim ve dil kavramları hakkında olabildiğince açık bir fikre sahip olmamıza bağlıdır. İletişim ve dil kavramlarına birbirleriyle ilgisinden ve insanı temele koyarak felsefece baktığımızda iletişim: Bir kişinin ya da bir kişi grubunun başka bir kişiye ya da kişi grubuna bir düşünce içeriğini aktarmasıdır. Bu tür bir düşünce içeriği, bir bildirim (doğruluk veya yanlışlık bakımından değerlendirme konusu olan anlamsal –semantik– bir bütün) ya da bir tutumun, duygunun, dileğin vb. –yani doğruluk yanlışlık bakımından değil de, soylu-soysuz, güzel-çirkin, iyi-kötü gibi çeşitli normatif kavramlar bakımından değerlendirme konusu olan bir anlamsal bütünün dile getirilişi olabilir. Bu aktarmanın aracı pek tabii ki dildir. Dilin ise –sözcükler, hareketler, yapma nesneler gibi– hemen her türlü aracısı olabilir. 1 Karşılıklı bir anlam/anlamlar gönderme işi olarak iletişim aynı zamanda birlikte varoluşun da onsuz olunamaz bir koşuludur. O halde iletişim ve dil sorunları bir bakıma birlikte varoluş ya da birlikte yaşama sorunlarından ayrı düşünülmemelidir. İnsan toplumları niceliksel bakımdan bireylerden değil, ama kişiler olarak etkileşim içinde olan bireylerden oluşur. Kişiler arasındaki etkileşimde ancak anlamlar üzerine kurulabilir. Anlamlar birlikte varoluşu olanaklı kılıyorsa eğer; o zaman anlamların nesnel (objektif) olmaları gerektiği sonucu ortaya çıkar. Nesnellik ise iletişimi olanaklı kılması bakımından önemlidir. Çeşitli felsefe sorunlarını kendi Afrika kültürüyle ilgisinde düşünebilen Kwasi Wiredu’ya göre, şayet anlamlar öznel (subjektif) olsaydı, yani düzenlilik göstermeksizin kişilerin özelliklerine dayansaydı, hiçbir anlaşma, toplumun koyduğu hiçbir kural, anlamları karşılayan hiçbir simge olamazdı. Kimse kimseyle konuşamadığı gibi, hiçkimse kendi kendisiyle de konuşamazdı. Çünkü her türlü konuşma sentaktik (sözdizinsel) ve semantik (anlamsal) kurallar varsaymaktadır. Bu kurallar herhangi bir kişinin yararlanabileceği kurallar ise, o zaman ilkece, başka kişilerin iletişim amacıyla yararlanabileceği bazı düzenliliklerin varlığını gösterirler. Düşüncenin kavramsal bir yapı olduğunu ve böyle bir yapının da ancak belirli kurallara uygun olarak kurulabileceğini, bir kuralın ise öznel olmanın tam da karşıtı olarak düşünülebileceğini göz önüne aldığımızda; anlamların öznel olması durumunda insanın düşünme etkinliğinden de söz edilemeyeceği ortaya çıkar.2 İletişimin bir aracı olarak dil; uzlaşımcı-pozitivist dil kuramlarının ele aldığı gibi sadece üzerinde anlaşmaya varılan bir işaretler sistemi olmadığı gibi, sözcükler de anlamlarını uzlaşma ve alışkanlık yüzünden kazanmazlar. Dil bir işaretler ve sesler dizgesi olmanın ötesinde,* insanla insan, insanla var olan şeyler arasında birleştirici bir bağ kuran bir anlam dizgesi olarak da görülebilir.3 O halde insanın, dili –burada oldukça geniş bir anlamda kullanılan dili– kullanırken en azından sözdizinsel ve anlamsal kurallara uyması gerekmektedir. Böyle bir gerekliliğin düşünülmediği ya da çeşitli nedenlerle göz ardı edildiği yerde; başka bir deyişle, herkesin kavramlara dilediği anlamı yükleyip onları dilediği biçimde kullandığı yerde –ki bu felsefece, anlamların nesnel değil öznel olduğu savıyla temellendirilebilecek bir bakışa dayanır– iletişime ve birlikte varoluşa ilişkin kimi sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır. İşte bu sorunlardan birisine dil kirlenmesi deniyor. Buradaki kirlenme yukarıda söylenenlerle ilgisinde bir anlam kirlenmesi olarak anlaşılabilir. Anlam kirlenmesi ile kişilerin var olanları görme tarzları ve aynı zamanda yaşamdan bekledikleri, uzun ya da kısa vadeli olabilen geniş anlamdaki çıkarları arasında yoğun bir ilişki olduğu söylenebilir. Son yıllarda, öğrenciler başta olmak üzere genelde insanlarımızın, akıl yürütmelerden doğru sonuçlar çıkarmada, bağlantılar kurmada veya bağlantısızlıkları görmede hiç de başarılı olamadıkları görülmektedir.4 Bunun nedenleri üzerinde düşünürken; toplumumuzda kitap okumamanın neredeyse bir erdem haline geldiğini de unutmadan, kimilerinin boğulmamak için bu kirlenmiş anlamlar denizinde umutsuzca nasıl yüzmeye çabaladıklarını da hesaba katmak gerekir. Ülkemiz açısından bakıldığında, ve başlangıcı 12 Eylül olarak alındığında, bu iş için toplumsal ve siyasal ortamın aslında hazır olduğunu görmek zor değildir. Günümüzde çeşitli düzey ve anlamdaki kirlilikler in arkasında düşünsel planda postmodernizm in bulunduğu gerçeği çoğu kişi tarafından kabul edilmektedir. Bugün bizim yaşadığımız postmodernizm in arkasında duran düşünce akımlarından birinin ise pragmatizm olduğu söylenebilir. Biz, dogmaların elinden çok çekmiş bir toplum olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte pragmatizmi, üzerinde eleştirel biçimde durmadan hemen benimseyivermekte hiç gecikmemişizdir. Akademik çalışmalar yapmak amacıyla Amerika’ya gönderilen öğrenciler de döndüklerinde bu düşünce akımının temsilcileri olarak toplumumuzda yerlerini almışlardır. Bilindiği gibi, pragmatizm dendiğinde akla ilk gelen isim Amerikalı William James’dir. James’in pragmatizmi her türlü dogmaya karşıdır. Böyle olmakla, James’in birbirine taban tabana zıt her türlü görüşü barındıran bir anlayışı savunduğu söylenebilir. Kuramların sivriliklerini yumuşatma, her türlü yaklaşım arasında bir köprü olma, pragmatizmin temel anlayışı olarak bilinmektedir. W. James’e göre ilk şeylere, ilkelere, kategorilere, varsayılan zorunluluklara değil, son şeylere, sonuçlara, olgulara yönelmemiz gerekir. James, İtalyan pragmatist Papini’nin ünlü koridor örneğini kullanarak pragmatizmi anlatır: Pragmacılık, bir otelin içindeki koridor gibi, bütün kuramların ortasında bulunur. Bu odalardan birinde, oturmuş estetik üzerine kitap yazan bir adam; başka bir odada, diz çökmüş, iman ve kuvvet için dua eden birisini; bir üçüncüsünde herhangi bir cismin özelliklerini araştıran bir kimyacıyı bulabilirsiniz. Bir dördüncü odada bir metafizik sistem üzerine derin düşüncelere dalındığı; bir beşincisinde metafiziğin imkansızlığının gösterilmeye çalışıldığı görülmektedir. Fakat koridor hepsine aittir ve odalarına girip çıkmak için hepsi o koridordan geçmek zorundadır. Düşünce babasının böyle dile getirdiği pragmatizm ve onun çocuğu sayılabilecek instrumantalizm; görececilik (relativizim), öznellik (subjektivizm), benmerkezcilik (egocentrizm) ve tekbencilik (solipsizm) fikirlerini de ön plana çıkararak onları benimsemiş; kişinin kendisini bağımsız olarak var edebilmesinin yolunun, her şeyden önce kişinin kendisini insan olarak var etmesi gerektiği gerçeğinin üzerinin örtülmesine hizmet ederek, kişinin çıkarları adına her şeyle uzlaşılabileceği düşüncesinin yaygınlaşmasını hazırlamıştır denebilir. Ben fakülte yıllarımda henüz daha felsefe ve mantık bilmezken ünlü instrumantalist ve şair hocamızın İki elma üç armut daha kaç eder? sorusuna onun beklediği yanıtı vermemenin sıkıntısını yaşamıştım. O zaman, böyle bir soruya gerçekten de yanıt verilmeyeceğini bilmeden yanıt düşünmeye çalışmıştım. Onun gözlükleri altından bizleri şöyle bir toptan süzerek beş meyve yanıtıyla karşılaştığımda ise hem heyecanlanmış, hem de bu kadar kolay bir yanıtı veremediğim için utanmıştım. Sonraları bunun hocamızın retoriğinin ve şairliğinin uzantısı olarak bir oyun olduğunu anladım. Ancak bu oyun, pragmatizmin mantığını göstermesi bakımından ilginç bir oyundu. Meyve kavramını sadece elma ve armuda indirgemek kavramı fakirleştirmek, onun kaplamını daraltmak olmuyor muydu?.. Şimdi bu soruyu sorabiliyorum. Ezbere bir liberalizmle de tam bir uyum içinde olan ve kullanıcılarının da aslında ne olduğunu pek iyi bilmedikleri postmodern fırtına; her şey yapılabilir ilkesini de yedeğine alıp zafer çığlıkları atarak bazı kavramların içini boşaltıp o güne dek bildiklerimizin yanlış olduğunu bizlere söylediğinde; Çankaya tepelerinden yükselen bu ses, aynı zamanda bir anlam kirlenmesinin de haberini veriyordu. Artık herkesin, Özgürlük , Demokrasi , Hoşgörü, İnsan Hakları ve hatta Laiklik kavramlarına kendince anlamlar yükleyebileceği bir yol açılmış olmaktaydı. Bugün, kimilerinin hemen albenisine kapıldıkları sınır tanımayan engin hoşgörü ortamında Sorunlarımız sözde tartışmaya açılmaktadır. Öyle ki, altmışlı yıllarda liselerde yaptığımız münazara ları* anımsatırcasına, depremin ilahi bir gücün istemesiyle mi meydana geldiği, yoksa bir doğa olayı mı olduğu nu tartışıp karara bağlanabileceğini düşünebilecek kadar pervasız bir medya; bu müthiş gücünün bilincinde, sözde demokrasi ve özgürlük adına, ilgili ilgisiz herkesin katıldığı açık oturum lar düzenleyip kavramlarla oynamakta ve kafaları daha da karıştırmaya devam etmektedirler. Ama işin hazin yanı odur ki kimse de bildiğinden şaşmıyor.
KAYNAKLAR: 1. Kwsa Wiredu, İnsan İletişimi Kavramına Felsefi Bir Bakış, çev. İ. Kuçuradi. 2. Age. 3. T. Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, Remzi Kitabevi, İst. 1983, s. 243. 4. Buna verilen örnek için Bkz. Türkiye Felsefe Kurumu Bülteni sayı: 6. 5. W. James, Pragmatism, Hocket Publ. Comp., 1986, s. 25.
|